18 Şubat 2011 Cuma

Bize Düşen Görev

Bu yazı uzun bir sessizliğin ardından yazılmıştır. Bu sebeple okurken kendinizi sorgulamak için zamanınızı boşa harcamamanızı tavsiye ederim.

Hepimiz bir sevda uğruna yollara düşmüş insanlarız. Yeri gelmiş Beşiktaş için en sevdiğimiz insanın kalbini bile kırabilecek sözler söylemişiz. Yeri gelmiş evden çıkmamışız kara günde. Kimimiz inadına formayla atkıyla dolaşmış sokaklarda... Hepimizin ayrı bir tanışma faslı olmuş. Kimimiz gazete küpürlerinden öğrenmiş, kimimiz babadan kalma... Sonuçta herkes bir noktada bulmuş kendini, Beşiktaş'ta. 

Geldiğimiz durumun sorumlusunu aramak yerine asıl görevimizi unutur olduk. Para verip karşılık beklemek yakışmadığı gibi, bir insanın para verip karşılık beklemesini normal karşılayamaz olmuşuz. Bölünmeler içinde olmamız gayet normal bir durum. Çünkü bizler alışık olmadığımız senaryolar içine sokulup duruyoruz bilmem kaç senedir. Nasıl davranacağımızı kestiremez olduk kendimiz bile. Oturup düşünme fırsatı da sunmuyoruz, kendi muhasebemizi başkasına tutturuyoruz. Tatmin edilmek uğruna...

Ben Beşiktaş'lılığı sağımdan solumdan şişirilen balon sözler olarak görmedim asla. Böbürlenmedim hiç bir zaman. Gurur duydum elbette, bunları yalnızken yapabilmenin verdiği huzurla sevdim Beşiktaş'ı...

Bir gerçek var ki bizler artık bir trenin raydan çıkmış vagonlarıyız. Sağa sola sendeledikçe kendimize çarpıyoruz.

Peki bizi bu hale sokan şeyleri araştırmak yerine yine koltuğumuzda oturup, en çok küfrettiğimiz mecraya neden sarılıyoruz... Gazetelerin kıyım kıyım doğradığı kendi resmimizi izliyoruz hem de her gün!

Beşiktaş yönetimi bu yıl Beşiktaş'ı kabuğundan kopardı bu kesin. Hatta bana göre bunu bu yıl yapmadı. Beşiktaş zaten yönetim olarak kabuk değiştirmişti. Hem kongresi hem taraftarı hemde başkanıyla tamamen değişim geçirdi. Bunu biz ne kadar istedik? Bu soru cevapsız kalabilir. İyi şeyler olduğu gibi kötü şeylerde hayatın içinde.. Bize sunulan kötüler oluyor farkında olduğumuz da da birbirimize düşüyoruz. Herkes farklı sever fakat aşk'ın telaffuzu her dilde aşk olarak çıkıyorsa orada oturup düşünmek gerek. Bizler bunu isteyeni, istemeyeni ile yapmamanın zararlarını çekiyoruz. Taraftarı tarafından istenmeyen yönetimin kongrede çoğunluğu elinde bulundurması Beşiktaş'ın zaten en büyük zaafı. Futbol takımının mağlup olmasını taraftarın mağlup olması olarak algılamak ne kadar doğruysa, kongrenin bizleri yıllardır mağlup ettiğini görmezden gelmemek gerekir.

İş, yönetim ilede bitmiyorsa ne istediğimizi bilememenin cezasını çekiyoruz demektir. Yıllardır istikrarsızlığın en doruk noktasına ulaşıyoruz. Bu yıl için sürülen makyaj İstanbul'un dengesiz yağmurlarında aktığında da kendi beklentilerimizin karşılanmadığı bir ortamda sancılanmaya başlıyoruz. Bana kalırsa en büyük zaafımız kısa vadede yüksek beklentilerimizin olması. Tabii ki kullanılan sermayenin bunda payı büyük. Fakat alınan borç vadeye düzgün yayılmadıysa vereceği sıkıntıların bundan aşağı kalır yanı olmamalı...

Dönelim başa... Sezon başında yıldız kavramının öz kaynak düzeninden geldiğini bilen Beşiktaş taraftarları olarak bizler, önümüze sunulan yıldızlar ile beklenti içine sokulduk. İddialı sözleri kendimize sakız ederek bugünkü malzeme oluşumuzun zeminini hazırladık. Hiç bir zaman temkinli olamamanın vermiş olduğu o tezcanlılıkla hareket ettik. Skora endeksledik kendimizi. Evet, evet bunları biz yaptık! medya değil. Bunda ne kadar haklıydık tartışılır. Fakat su götürmez gerçeklerimizi hep görmezden geldik. İddialı girişimizin sezon arasında beklentileri karşılamaması kaos içine sürüklenen Beşiktaş'ın ilk adımıydı, farkına varamadık. Oysa Beşiktaş her sezon şampiyon oluyordu da biz bilmiyorduk! Beşiktaş'ın yeni bir oyun anlayışıyla farklılıklarla girdiği bu sezonda beklentilerimizi hep üst düzeyde tutmanın vermiş olduğu bencillikle hareket ediyoruz... Elbette futbol adına olumlu bir Beşiktaş var. Lakin gerçek şu ki; Burası Türkiye...

Sezonun ikinci yarısına da sezon başı gibi hızlı girmekle beraber bulunduğumuz konumu küçümsemek normal geldi. Oysa yakışmayan daha doğrusu başkalarını eleştirdiğimiz durumu bizler yaşıyorduk, farkına varamadık! Lige havlu attırdık, Avrupa'da hüsran oldu. Elde kalan Kupa maceramızı merakla bekler olduk. Oysa biz ne istediğimizi bilmiyorduk. Yaşanan mücadele sürecinde elde kalanlar ile elden çıkanları(ki bunlar sakatlıklar vs.) görmedik. Bu yüzden itildiğimiz senaryoda isyancı figüranlara bürünür olduk. 

Terk etmek ne kadar kolay... Şimdi dillerde Schuster istifa, Hakan tüh kaka! diyorsak, Beşiktaş zor bir sevdaysa ve biz zoru seviyorsak bazı şeylere katlanmamız gerek. Bunca zamandır Avrupa arenasında nerelere gelebildiğimizi, o uğurda ettiğimiz sözleri ve davranışları gözden geçirmek tek sevdamız uğruna yararlı bir iş demektir. Kaldı ki sabır olgusunu neye göre göstereceğimizi dahi bilmezken bizler, en ufak kıvılcımı yanardağ lavlarına dönüştürüyoruz.

Sürekli geçmişe nazaran yapılan yorumlardan artık bir fayda gelmeyeceğini, dünün bir geçmiş yarının bir gelecek olduğunu bilerek hareket etmeli... Keza geçmişden dem vurmak sadece avuntu olur.

İstikrar abideleri takımlara ne kadar imrendiğinizi düşünün. Öncelikle kendimize sabır etmeliyiz ki Beşiktaş'tan umut bekleyelim. Şimdiden lige havlu attı masallarına, kaldı ki atsak bile bunu felakete dönüştüren bizlere düşüyor iş. Kendimizle çelişmeyi bırakmakta bir fayda bu takıma...

Hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığı, herşeyin eskisinden daha iyi olacağı Siyah-Beyaz günlere duyduğumuz özlem bizi kendimize yabancı kılıyor. Kimlik tartışmalarının had safhada olduğu memlekette işin içine kendimizi dahil ediyoruz. Beğenmediğimiz yönlerimizi başkalarından duyduğumuzda sinir harbi yapıyorsak, kendi yakışıksızlığımızı takımımızdan görmek bu kadar basit olmamalı...

Bir futbolcuyu kazanmak kaybetmekten zordur. Bunu hepimiz algılamalıyız. Benimde beğenmediğim adamlar var. Lakin saçma sapan atıp tutmakla, ıslıklamakla olmuyor bu işler. Baskı kurma kavramından uzaklaşıp, kendi takımımızı abluka altına alıyoruz.

Geç olmadan kendimizi sorgulamak en doğrusu.. En azından gelecek sezon adına alacağımız kombineden önce yapmamız gereken ilk iş bu olmalı...

10 Şubat 2011 Perşembe

Özgener'in Çarşı'ya Cevabı

T-Fi-Fi Başkanı Mahmut Özgener, Çarşı Grubu Resmi Sitesi Forza Beşiktaş'a yaptığı basın toplantısıyla cevap verdi. İşte Özgener'in açıklamaları:

"Beşiktaşlı yöneticilerin basın toplantısının ardından organize bir şekilde üzerimize gelen, verdiğimiz cevapla birlikte ataklarını daha da sıklaştıran Forza Beşiktaş'ı kınıyor, olayda sükunetini koruyan ve kendi işine bakarak "İstenmeyen olayları istiyoruz, Bursa değiliz...." gibi bir giriş sayfası yayınlayan GFB forumlarına teşekkürlerimi iletiyorum."

"Bazı gerçeklerin taraftarlar tarafından da bilinmesi gerekiyor.

1- Hakemler hata yapar. En üst düzey liglerde bile hata yapılıyor. Bu bizim değil, UEFA'nın sorunu. Bizim alanımız eyyam, onu da en iyi şekilde yerine getirdiğimize inanıyorum. Dünyanın en eğitimli hakemlerinin bile yapamayacağı eyyamı biz burada en iyi şekilde ortaya koyuyoruz.

2- Hakemlerimize istikrarlı bir şekilde klavyeden sallamayı biliyorsunuz. Oysa son salladığınız arkadaşımız Kamil Sabitoğlu, sizin iddia ettiğiniz gibi formaya göre değişkenlik gösteren bir hakemimiz değil, adı gibi sabit bir eyyamcıdır. Her gerek duyduğumuzda koşa koşa gelerek işinin gereğini yapan cefakar bir arkadaşımızdır. Böyle değerlerin kıymetini bilemezsek yakında görevini ifa edecek arkadaşlar bulamayız. Bu arkadaşlarımızı kimseye yedirmeyiz.

3- Özellikle Beşiktaş taraftarlarının açıklamaları futbolun dışına çıkmamıza sebep oluyor. upada iyi neticeler alınırken ligde alınan kötü sonuçlar ön plana çıkartılıyor. Kupayı başka bir federasyon başka bir MHK mi yönetiyor? Bakın, 30 yıldır kupayı alamayan kulüplerimiz var. Bu kulüplerimizin taraftarları hiç kupayı alamamalarından bizi sorumlu tutuyorlar mı? (Bıyık altından: Biz onlara ligi veriyoruz değil mi Sami? Muha :mrgreen: 

4- Öhöm öhöm... Futbolda yorum yoktur, kararlar vardır. Futbolun anayasası vardır. Futbol bir kurallar oyunudur. Futbolun ruhunu bilmeyenlerin, zarar verenlerin alışkanlıkları değişene kadar mücadelemiz devam edecektir. Onlar sinene, bizim getirdiğimiz bu çarpık düzene alışana kadar biz sistemimizi uygulamaya devam edeceğiz. Ha bir de, futbolda demokrasi yoktur. Bakın ben bile TFF'nin başına aslında seçimle gelmedim, getirildim. Babam sağolsun."

Hepinize sesleniyorum, herkes işini yapsın. Siz tezahürata devam edebilin diye Beşiktaş'ı ligde tutmaya devam ediyoruz. Tüm bunlara siz takımınızı destekleyebilin diye göz yumuyoruz. Futbol bir oyundur, biz size oyun içinde Ali Cengiz sunuyoruz, yine de yaranamıyoruz. Velhasıl siz desteğe, biz eyyama devam şekerim.

Herkese sesleniyorum, TFF bu ülkede eli kolu uzun olanın kazanacağı bir ligin oynanması için mücadelesini sürdürecek. Geçmişte olduğu gibi biz de şerefiyle oynayıp hakkıyla kazananın önde olmasına izin vermeyeceğiz.

Özgener'e Sorularım

Sayın Özgener,

***Ne zaman bu ülkede bir hakem rezaleti yaşansa aynı teraneyi duyarız:
"e bakın. .... liginde, ..... şampiyonasında da hakemler hata yapıyor".
Sorum şudur.
.... liginde, ...... şampiyonasında belli hakemler sürekli aynı takım lehine veya aynı takım aleyhine hata yapsalar ne olur?
Örneğin, Marcus Webb, yönettiği her Liverpool maçında Liverpool lehine hatalar yaparken, her Arsenal maçında Arsenal aleyhine hatalar yaparsa o ülkede düdük çalmasına izin verilebilir mi?
O zaman bana Yunus Yıldırım, Bünyamin Gezer, Kuddusi Müftüoğlu'nun FB maçlarında yaptığı toplamda yüzlerce hakem "hatalarının" neredeyse tamamının FB lehine olmasını nasıl açıklayabilirsiniz?

***Ne zaman özellikle Beşiktaş tarafından size yönelik bir veryansın, bir tepki olsa basın açıklaması yapma gereğini görüyorsunuz. Bu hakkı kendinizde buluyorsunuz.
Peki Beşiktaş'ın haklarının yendiğini düşünen ve tepkisini kimseye hakaret etmeden ileten basın açıklaması sonrası Beşiktaş yöneticilerini hangi hakka dayanarak Disiplin Kurulunuza sevkediyorsunuz?

***Ne zaman özellikle Beşiktaş tarafından size yönelik bir veryansın, bir tepki olsa basın açıklaması yapma gereği görüyorsunuz. Bu hakkı kendinizde buluyorsunuz.
Peki hakemlerinizin soyunma odası basıldığında, tehdit edildiğinde herhangi bir basın açıklamanız var mıdır?

***Bu ülkenin futbol federasyonunun Başkanı olarak FB Bayan Voleybol takımının maçı için yurtdışına çıkarken, Türkiye'yi Avrupa Kupalarında temsil eden tek takım Beşiktaş'ın bir tek maçına bile gelmemiş olmanız sizce normal midir?

***Yıllardır "hakemlerin hata yaptığını kabul ediyoruz, çaba gösteriyoruz" diyorsunuz. Yıllardır hakemlerin gelişmesi adına ne yaptınız? Hakemler ne gelişmeler gösterdi?

***Futbolun anayasası vardır diyorsunuz. Futbolun anayasasında "eğer sizin otoritenizi düşürecek şekilde tepki veriliyorsa yapanı cezalandırın" tarzında anlatılan bu kuralı "her kart işareti yapana sarı kart verin, ama FB'liler yaparsa bir daha düşünün" şeklinde yorumlayan sizler (Eskişehir maçında kart işaretini 0.5 saniye yaptığı için Guti'yi atan ama FB-TS maçında kendisini omuz atarak sendeleten, gerileten Topuz'u sadece azarlayan Bünyamin Gezer örneğindeki gibi) futbolun anayasasını doğru uygulayacağınıza dair inancımızı nasıl sağlayabilirsiniz?

***Bursaspor aleyhine yapılan hataların azlığı sizin de dikkatinizi çekmiş midir? (Bursa'ya da yapılıyor ama onlar konuşmuyor zırvasını şakşakçılarınıza iletin, geçen sezon FB ile kupa maçında bir penaltıları çalınmadı diye ortalığı nasıl yıktıklarını bu ülke vatandaşı bizler biliyoruz).

***Trabzonspor aleyhine yapılan hataların azlığı sizin de dikkatinizi çekmiş midir? 

***Federasyon olarak türlü görevlere Trabzon kökenli eski futbolcu, yöneticileri getirmek gibi bir yemininiz mi var?

***Futbolun marka değerini geliştirmek adına ne yaptınız? Beşiktaş'ın yıldızlarını ve zamanın FB yıldızlarını (Alex, Carlos) izlemek için maçları yayınlamak isteyen yabancı ülkeler haricinde ligimizi hangi ülkelerde izlettirebiliyorsunuz? Siz gelmeden önce kaç ülkede izlenebiliyordu? Neyi geliştirdiniz?

***Beşiktaş'ın 8 Avrupa maçında rakipleri 5 kırmızı kart görmüşken, 20 küsür lig maçında yerli hakemler ile sadece 2 kırmızı kart görmüş olması istatistiğini nasıl açıklayabilirsiniz?

***Golün insan gözü ile görülemeyeceğini iddia eden MHK Başkanınızın (ki aynı şahıs geçen sezon Holosko'nun topunu elleyen Egemen için de benzer bir savunma yapmıştı) göz muayenesini Federasyon bütçenizden mi karşılayacaksınız? 

MAdem ki bir basın toplantısı yapma zahmetine giriyorsunuz, o zaman lütfen içini doldurunuz. Futbolseverlerin merak ettiği bu konulara da cevap veriniz.

Son olarak "Lütfen hiç kimsenin en ufak bir endişesi olmasın. TFF her kulübe eşit mesafede, hak edenin kazanacağı bir lig için mücadelesini sürdürecek." tememniniz için teşekkür ederiz. FB Başkanına mikrofonlar açıkken Beşiktaş'ı bitireceğini söz vermiş, Bursaspor camiasını her fırsatta Beşiktaş'a karşı fişeklemiş, kendi camiasının ve tribün liderlerinin bile FB lobicisi olarak adlandırdığı Bursapor Eski Başkanının asbaşkanlığı yaptığı bir federasyonun eşit mesafesinden duyacağımız şüpheleri anlayış ile karşılamanızı bekleriz. 

Sizin ve asbaşkanınızın suratına tez zamanda meymenet dileriz.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sen Bizim Şeref'imizsin...

Kafama sardığım siyah beyaz saç örgüsü iplerdi seni bana bağlayan... Öyle sıkı bağlanmışım ki seni ömrüm boyunca söküp atamam...

Çocuktum... Griliğini hatırladığım bir mart ayı idi aklımda kalan, senden geriye... Belki de o girilik ile tanıdım seni. Gözlerim bir yandan televizyonda, bir yandan da korkarak baktığım sarı ışıkta... Hep kesilirdi elektrik ki semtin içinde olduğu durumu en net anlatan durumdu bu... Her şey hep yarım. Bir yanımız hep karanlık oldu... Ve ben o gün anladım ki seninle tanıştığım o gri, aslında siyah ile beyazın kucaklaşmasıydı...

Gazete kuponlarından elde edilen siyah-beyaz kupalar süslerken oturma odamızı, sana kavuşmama dakikalar kala hazırlıklarımı yapardım. Babamın eskilerinden kalan tek siyah-beyaz bayraktı üzerime o soğuklarda çektiğim ve bir yanda siyah-beyaz plastik toptu çocukluğumda ki en büyük hediye... Sana kavuşurken dualarım oldu benim sensiz kalmamak için. Sövmeyi bilmediğim dönemlerimde hep karanlıklar içinde kalıp "offff" çekişimdi televizyonda ki görüntünün gidişi...

O günlerden bugünlere gelerek sevdim seni... Çocuktum sen vardın. Büyüdüm sen oldun, seni sen yapan beni hep hiçe sayarak sevdim seni... Oysa sen ve ben bizdik. Birimiz siyah birimiz beyaz...

Hala içimde yaradır babamla sana gelememek. Bunu gerçekleştirmek istemek bile heyecan verirken bana, sen şimdi vedaya hazırlanıyorsun...

Göztepe maçıydı sana geldiğim gün. O zamana kadar sana gelememenin verdiği acıyı tattım o gün. Seni uzaktan sevmenin ızdırabını... 100.Yıl'ındı. Kocaman bir pasta ve hep bir ağızdan "Hadi hisset bu hislerimi". Mümkün müydü ki hissetmemek? Orada olupta duygulanmamak. Hani insanda 2 ciğer varsa 3'üncüsünü orada olmak yaratır sanki... Öyle büyülüsün ki... Orada olup o taşlara ayak basmak ibadet gibi...

Kadron bir yandan hep bir ağızdan sayılırken bir yandan gözlerim seni süzüyordu. Ne de güzeldin... Benzerlerinin bile imrendiği, sanki saray esintisi gibi dizayn edilmiştin. Bende ki izlenimindi belkide seni saraylara layık görmek. Ve şimdi sen tarihi yapından kopup, modernleşme çabasına sokulmuşsun... Olsun... Varsın o da olsun...

İçinde barındırdığın o ruhu bizlere nakşettin ya,
Varsın yüzüne makyaj çalınsın. Sana sürülen boyalar içimize işlemez ya!
Yüzün değişse ruhun değişmez. Sen bizim hep Şeref'imizdin... Hep Şeref'imizsin...

Şeref Bey'in İzleri...

İlk ziyaretine gittiğimde ilkokul çağlarında idim, ya 1'inci sınıf yada 3'üncü sınıfa gidiyordum. Hayatta örnek aldığım ve sevdiğim yegane insanlardan birtanesi olan halamın kocası götürmüştü beni, şort siyah forma beyazdı. Hep heyecanla görmek istediklerim, sadece trt 1 de görüp izlediğim, saçlarını ve yürüyüşlerine koşularına özendiğim Kartallarım karşımda idi. Nasıl bir heyecandı anlatamam. Numaralı tribünde idik. Eniştemin ısrarlarına rağmen ne bir şey yemiş, ne de içebilmiştim. İlk defa kendimi bu kadar olgun ve heyecanlı hissediyordum. O küçük aklımla ve yaşımla işte o gün dedim. Ben doğru yerdeyim. Benim evim burası. Rakip Zonguldakspor idi maçı 2-0 kazanmıştık. Ama o gün anladığım bir şey daha vardı. Beşiktaşlı için skor ikinci planda idi. Üşümüştüm hava soğuktu. Ama maç bitmese yerimden kalkmazdım. Atom karınca, sarı fırtına ve daha nicelerini izlemek gerçekten bambaşkaydı.

            O günden sonra her 15 günde bir acaba eniştem bir daha götürür mü diye beklemeye başladım. Tabi beklediğim gibi olmamıştı. Radyo 1 den maçları dinliyordum. Spiker, deniz tarafındaki kale dedikçe kapıyor gözlerimi maça gittiğimde aklımda kalan enstantaneleri gözümde canlandırıp hayalini kurmaya başlıyordum. Siyah - Beyaz film gibi biraz. Yaşımda bir yandan ilerliyordu şerefli ikincilikler alıyorduk. yaşım 12-13 olduğu zamanlardı, ağabeyim benden 4 yaş büyük olduğu için elini kolunu sallaya sallaya gidiyordu maça, benim ise içimde kavrulan sevdam hadi Tarık sende git diyordu. Ama ağabeyim her seferinde senle mi uğraşacağım git başımdan derdi. Ama gitmeliydim ve kendi akranlarımızla beraber çeşitli şekillerle çabalarla, önce Taksim oradan da Dolmabahçe’ye gitmeye başladık. Şimdiki gibi biletix’ten bilet almak yok internetten falan, yada tramvaya bin Kabataş ta in oradan stada 10 dakika yürü öyle bir rahatlık yok. Şimdiki gibi sponsor bilet falan hiç yok. Bizim sponsorlarımız maça giden abilerimizin yeni açık üstündeki abi polise verme kardeşlerine ver dediklerimiz bozuk paralardı...

            Hayranlıkla hep izlerdim kapalıyı, yeni açıkta kötü değildi. Ağabeyim beni her maç içeri girmiş gördüğümde yine geldi başımın belası der gibi bana bakardı. Yeni açıkta en öne kendi durduğu yere alırdı beni. Bazen öle kalabalık olurdu ki. havaya kaldırırlardı aşağı gönderirlerdi. Amigo Bülent her davula vurdukça hayranlıkla onu izler, ve arkadaşlar dışarıda arkadaşımız kaldı para toplayacağız diyenlere az önce bana sponsor olan abilerden kalmış para varsa onları verirdik tribünde. Daha 12 yaşında bana cebindeki parayı paylaşmayı öğretmişti Dolmabahçe ve Beşiktaş.

            Gel zaman git zaman yetmemeye başladı yeni açık, kapalıda olmak istiyordum. O bordo yada kırmızı renge boyalı direklerin arasında olmak. Rahmetli Optik Başkan ile bir baba hindiye eşlik etmek. Dolmabahçe maestrosu ile olmak istiyordum. Lise çağlarımda başladım kapalı tribüne gitmeye. Tribüne ağabeylere saygı had safhadaydı. Şimdiki gibi youtube, kameralı telefon vs. yok tabi o zamanlar. Velhasıl saygı sevgide üst düzeyde idi. Bir çok anılarım oldu kapalı tribünde, acısı ile tatlısı ile bir çok anılarım oldu. Halende olmaya devam ediyor. İlkokul çağlarımda kendi kendime burası benim evim dediğimde halen yanılmadığımı anlıyorum. Maç günleri semte gittiğimde yada maç gittiğimde tanıdıklar ile görüşmek ağabeylik kardeşlik ilişkilerinin en güzelini yaşamayı Beşiktaş ile Dolmabahçe’de ki Mabed sayesinde öğrendim.

            İki üç yıldır diyorlar yıkacağız seni, yenisini yapacağız. Neymiş endüstriyel futbolmuş, para lazımmış falanmış fistanmış. Modernize bir statmış, büyük bir gelir elde edecekmiş Beşiktaş. Çağa ayak uydurmak için bunlar lazımmış, Old Trafford benzeri bir stad inşa edilecekmiş. Benim işin bu boyutlarına aklım fazla ermez. Belki biraz eski kafalıyımdır. Belki de doğrusunu yapıyorlardır. Ben dedim ya orasına aklım fazla ermez.

            Benim tek bildiğim İlkokul çağlarımda tanıştığım, 3-4 sene gidip göremesem de radyoda dinlediğim her maçta spikerle beraber görüntüsünü tasvir ettiğim, ortaokul zamanlarında aileyi karşıma alarak bin bir zorlukla ziyaretine gittiğim, ve lise çağlarımdan bu yana kısa aralıklarla da olsa ayrılmadığım kapalımı, Dolmabahçe mi, Dolmabahçe de yaşadıklarımı, ve Dolmabahçe’nin ve Şeref Beyin bana yaşattıklarını, hatıralarımı yıkmaya hiç bir dozerin veya iş makinasının ne gücü yeter ne de kudreti.

Saygılar Sevgiler

Hayatta Beşiktaş !