24 Kasım 2009 Salı

Anlayana, Anlamayana...

Çok seversin hayatta... O kadardır ki tarif edemezsin, düğümlenir sözcükler boğazında. Haykıramazsın... Susmak bazen çok şeyi anlatmaktır derler, inanmazsın... Kişi ne kadar bilirse bilsin, söyledikleri karşındakinin anlayabildiği kadardır oysa... Anlayabildiği kadar sevmek istersin, olmaz... Çünkü engelleri aşan bir yürektir sendeki... Bir kartal'ın güneşe gözlerini kırpmadan bakmasıdır. Sen bakarsın, O, bön bön sanar. Oysa yaşıyordur gözlerin onu. Gözlerin seviyordur onu... Gözlerin arıyordur varlığını/yokluğunu...

Hayatta ifade biçimleri vardır çeşitli... Kimisi konuşurda konuşur, kimisi susar, kimi de kafasına sıkar(!) Seninki bunların hiçbirisi değildir oysaki... Sen haykırırsın, bağırırsın, ses tellerini sanki bakkaldan almışçasına harcarsın... Ama O oralı olmaz... Duymaz seni... Çünkü anlamaz... Belkide işine gelmez... Ama sen seversin... Seversin... Seversin...

Saçlarını limonlarcasına, kelimeleri tek tek yerleştirirsin cümle'ne... Özene bezene, O anlamaz... Cümlesi anlar, O anlamaz... Herşey istifa eder hayatından, bir tek o kalır yürekte... "Bulup bulup yitirmekmiş, Düşsel bir oyuncağı" der şair. Hak verirsin... O bilmez... Cümlesi verir, O vermez...

Anlamaz... Anlasada anlamaz... Çözemezsin bu girdabı... Tıkanırsın, seni bile açamazlar...

Birden
Kurşun yemiş gibi susar
Gözbebeklerime karşı
Susar da
Açılıp yol verir şehir
Sade radyolarda bir gamlı hava
"Elaziz uzun carşı"

Firarda gözüm yok
Namussuzum yok
Yok pişmanlık bir halim
Yaslanıp
Bir cigara yakmak isterim
Dumanı cevahir değer

Mağlup mu desem mahçup mu
Ama ikisi de değil
Ben garip sen güzel
Dünya umutlu
Öyle bir tuhafım bu akşamüstü
Sevgilim
Canavar götürür gibi
Iki yanım
Iki süngü...

Ahmed Arif
Ankara Cezaevi - 1951

Hiç yorum yok: