24 Ağustos 2010 Salı

Adını Sen Koy Beşiktaş

Mustafa Hoca'ya üstü kapalı bir 'ince ayar' çekilerek veda etmiştik bir Nisan akşamında 2009-2010 sezonunun İnönü günlerine...


Sonrası hepimiz için bir dinlenme, Beşiktaş için bir yenilenme süreci idi. Tatilde tatil maçı oynanır diyerek karşımıza gelen Vikingur, ve deplasmandaki ilk maçta bize akıllı ol diyen ama mabette eli kolu bağlanan Plzen karşısındaki rahat galibiyetler. Ardından Helsinki maçı, fiziki mücadeleden başka hiçbir dayanağı olmayan bir takımın Quaresma'lı, Guti'li bir takım karşısında var olma savaşı... Arada bir de deplasmanımız var, Buca'dan alınan üç puanla noktalanan.

Kazanılan maçların ortak noktası, tıpkı bilgisayar oyunu gibi olmaları idi. Hani oyunu ilk defa oynayacaklar ille de ''Beginner'' seviyesinde oynar ya, bizim için hasıl olan durum da Prag'daki Plzen maçının ilk devresi haricinde ''Beginner'' dahi olsa kazanıyor oluşumuzdu. Aslında o maçta kulağımıza çalınan alarmı belki bir de bizim buraların aksanıyla duymak istedi hoca, kimbilir. İstanbul Büyükşehir gibi ''taklacı'' bir takıma orta sahayı teslim ederek 3 puanı feda ettik. Tek teselli bu kaybın telafi edilebilir, bu mağlubiyetin de ders çıkarılabilir olması.

**

Şu meşhur Üründülvari ''bloklararası'' tabirinin Schuster ile yakalamaya çalıştığı yeni formasyon bizim kapalının direklerarası'nı pek memnun etmedi kuşkusuz, en azından skor tabelasına yansıyan hali hiçbir Beşiktaşlıyı mutlu etmedi. Hoca için tam anlamıyla bir deneme maçı olduğunu düşünüyorum gönderileceklerin netlik kazanacağı şu sıralar. Lâkin keşke gönderilecekler listesinin başına kendi elimizle bir üç puan yazmasaydık.

Dizilişe baktığımızda ise 'Orta sahasızlaştırılmış' Beşiktaş haricinde biz ''Beşiktaş müdavimlerinin'' gördüğü başka bariz sırıtmalar olduğu da açıktı. Erhan Güven'in sağbekte soyadının hakkını veremeyerek Rıdvan'ı aratması, ya da özellikle hava toplarında ve ileride top tutmaktaki etkinliği az olan Holosko'yu direk santrafor olarak başlatması bunlara örnek verilebilir. Tabi hocamız daha bizim kadar Beşiktaş müdavimi değildir,sebebi vardır kendince. Tek ön liberolu sisteme verilebilecek en güzel cevap, hocamızın da üyesi olduğu Barca'nın müthiş Xavi-Inıesta orta sahasına Adriano takviyesi yaparak orta sahaya verdiği ehemmiyettir. Zira bu orta saha sürekli ileri-geri yaparak defansın da oyuna katılma adına santraya kadar çıkma gereksinimini engellemekte, keza istenildiği zaman da rakip ceza sahasına kadar gidebilecek koridorlar açmaktadır.

Orta saha dizilişindeki bu infiali, oranın demirbaşı olan Ernst'in yanına iki yönlü Necip-Guti ikilisini koyarak bertaraf edebileceğimizi düşünenlerdenim. Dilerim en kısa zamanda Mustafa Hoca'nın Ümraniye'de unutmuş olduğunu umduğum birkaç tavşan hocanın beynini işgal ederek Necip merkezli bir orta saha fikrini empoze eder kendisine. Zira tek başına bir anlamı kalmayan ''ofansif orta saha'' ve ''ön libero'' tabirlerinin en bilindik harmanıdır Necip. Guti zaten Haz.'dır, izlemek de keza öyle. Laf söyleyen çarpılır, kül olur. Külleri Meriç nehrine karışır gider mazallah.

**

Defans da alışık olmadığımız kadar maceraperestti dün. Oysa hata yapabilecek en son blok olması ve kaleyi korumasıdır defansı hassaslaştıran, önemlileştiren. Yoksa amacı gol atmak olan bir oyunda neden 3-4 kişi geriye çakılıp kalsın ki? Bizimkilerin de hurra gidişinin sebebi mahalle maçlarındakine benzer bir can sıkıntısı olmasa gerek. Bunun böyle olmadığı, Belediye'nin attığı uzun toplarda yakalandığı her ofsaytta izlediğimiz pozisyon tekrarlarında bir kez daha görülen üzere defansın kaleye en yakınının santra çizgisinden biraz geride oluşuyla belgelendi. Cenk de bu yüzden bir kaleciden çok eskilerin tabiriyle ''sarkık libero'' idi bu maçta. Bir ara santra çizgisine kurulmuş hayali bir kale hissettim, ya da ileri teknolojiye sahip tv ekranlarında sahayı ortadan ikiye bölen bir çizgi. Belediye yarıalanında Beşiktaşlılar ve Belediye'nin her şartta Beşiktaş'tan kalabalık orta alanı, Beşiktaş yarıalanında ise Belediye'nin arkaya sızan forvetleri, inler ve cinler, bir de Cenk vardı top koşturan. Belediye final paslarını biraz dikkatli ayarlayabilse ya da Guti gibi usta bir pasör 45 dakikalığına takım değiştirse çok başka olabilirdi mesele.

Defansta Ersan ve Üzülmez kaptan çok iyiydiler. Ferrari'den alacağınız verim ise direk onu oynatacağınız yerle ilgili. Yıllar yılı yaslanmaya alışmış İtalyan savunmalarının piri olmuş savunma elemanını kaleden o kadar uzakta oynatırsak Ferrari'ye yöneltilen ''ağır'' sıfatı ağır ithamdır. Hocamız takımın oyunu kısa mesafede oynamasını istiyorsa -ki bu her halinden belli- bu mesafeyi takım oyunun her anında ve her hattıyla sabit tutmalıdır. Top rakipteyken forvet hattından başlayarak bir geri dönüş, defansın yaslanmasına izin verir, atağa kalkarken de defans orta saha ve hücumu iteklerse, hocanın kafasındaki bağlantı daha kusursuz ve sancısız gerçekleşmiş olur.

**

Bugüne kadar benden belki çok teknik taktik okumadınız. Hatta buraya kadar okuyanlar sayfayı yukarı çekip isme bir daha bakabilirler. Teknik-taktik konusundaki ustalıklarıyla nam salan Mustafa Demirtaş ağabeyime saygılar, asker ocağındaki sayın Gökulu'ya Mati'nin gidişi hatrına selamlar ileterekten kendi kanalıma geçmenin vaktidir sanırım.

Maçı yazarken golü anlatmak, veya gole dikkat etmek, etüt etmek kolaydır kanımca. Belki de bu yüzden maça elele gelen, birbirlerini sevdikleri bakışlarından anlaşılan bir çiftin gol anındaki müşterek mutlulukları da en az gol kadar enterese eder beni. Futbolun hep bir romantizm tarafı olduğunu düşünürüm ki, Murat Şahin'i gönlümde bir ''Kurşun asker'' seviyesine ulaştıran Antalya maçı buna örnektir. Ya da Beşiktaş tribünlerinin, dünya üzerinde taraftarım diyen ne kadar insanoğlu varsa ders verdiği o ''Aldırma Kartal'' lı Sivas maçı, en baba aşk hikayesinden daha bir nemlendirir gözlerimi. Leyla 8 yese Mecnun bakmazdı yüzüne, hangi aşk var ola ki Beşiktaş'ın üstüne?

Biz Beşiktaşlılar dramın en ciğerden şırınga edildiği, doluluğun gözlerine en çok yakıştığı tayfayız. Aslında bu yüzdendir her bir haltın hafsalada derin izler bırakması. Bu yüzdendir ki Valeranga maçının ardından tesislerde Şifo'ya ''Ben şimdi oğluma ne derim kaptan?'' diyen baba hepimizin babasıdır. Beşiktaş'tan ayrılırken gözyaşları ciğerimize miy çeken ve ''Bir gün geri döneceğim'' diyerek hasret telimizin titreşimini her daim taze tutan Nihat da keza, hepimizin evladıdır.

Nihat'ın istediği çok şey yapmak, herkesten daha fazla faydalı olmaktır aslında belki. Bu yüzdendir maç 0-1 iken yarım kornerlik bir frikiği karşı şandele direk nişan alıp hedefi tutturamayışı. Bu yüzdendir üzerindeki baskı ve bazılarına göre kendini ispat çabası. Sorarım, evladı bulunduğunuz aileye birşeyler ispat etmek için çabalar mısınız? Ya da bir şekilde hata yaptığınızda ıslıklarla kapı dışına mı alınırsınız?

Bu kısımdan dolayı çok tepki çekeceğimi bilsem de Nihat, efsane başkan Seba'ya 84 yıllık hayatının en mutlu gününü geri dönüşüyle yaşatan evlattır. Bunu da ben değil, bizzat başkan söyler. Bu yüzden nasıl ki Valeranga maçında tesisleri sallayan, yüreğimizi dağlayan baba hepimizin babası ve Nihat hepimizin evladı ise, kim olduklarını bilmeksizin söylüyorum ki Nihat'ı ıslıklayanlar hasmım, Beşiktaş'ın çocuğu diyenler abim, kardeşim, dostumdur. Ha senin düşmanlığın ya da kardeşliğin nemize diyenlere de saygım var. Zaten mesele ben değilim, Beşiktaş.

**

Uzun boylu bir golcü, veya orta yapan bir sağbek. Ya da Robinho gibi bir kenar forvet. Eyvallah, hepsi lazımdır. Fakat en başta lazım olan sabır, sükut ve tahammüldür. Beklentimizi değil, aşkımızı büyütebilirsek, Beşiktaş yenildiği vakit yeniden hastalandığı için kızsak da gece yine çocuğunun başında bekleyen anne gibi sarabilirsek Beşiktaş'ı, o zaman Dublin'e yol alacak uçağın kaptan pilotluğunu biz yaparız, ki yakışan budur. Kaldı ki gidemedik, şampiyon da olamadık, ıslıklanacaksa da kamera ışıkları üstümüzden çekildiğinde yapılır. Kol kırılır, yen içinde kalır. Nihat da giderse bize ne kalır?

**

Beşiktaş'ın hasreti uzun etmesinden olsa gerek, biz de kelamı uzun ettik. Saygıda kusurumuz, hatamız, beyhude gevezeliğimiz olmuş ise affola. Son mesaj beni ağlatan bir yazıya atfım olsun. Helsinki maçından sonra burada yazılan ''Yarım ekmek, Süreyya ve ben'' hikayesi, ve yazarı henüz 20 yaşında bir kardeşim. Henüz hiç görmediğim, karşılıklı bir çay içmediğim, konuşmadığım, paslaşmadığım, ama ''kardeşim.''

Geçen hafta benim gibi odunu bile ağlatan o yazını sana yazdıran enstantanelerin tribünümüzde çoğalması dileğiyle. Adını ve yazının ismini kullanmak için izin mesajı attım sana ama ulaşmadı cevabın, ben de bu yazmak için çırpınan kalemi daha fazla oyalayamadım kardeşim. Umarım hoş görürsün.

Şimdi bu yazıya ne isim versem diye düşünürken, umarım bu söylediklerim çıkar da yazının adını Beşiktaş koyar diyorum. Haklı çıkmak veya kendi adıma bir kahramanlık değil amacım, ama dilerim bu satırlar okuyanın gönlünde birer isimsiz kahraman olsun, adını da tüm dileklerimizi gerçek kılmaya kâdir olan Beşiktaş koysun.

Bir umudum sende anlıyor musun?

NOT: Tekrar biz olmak için ezberlediğimiz bestelerin sözlerini bir kez daha gözden geçirmek yeterli olacaktır. Sırf şu beste, ya da Gündoğdu, ne farkeder?

Tek ezgimiz Beşiktaş.

Eyvallah...

Alternatif Aurelio


Transferler hakkında pek yorum yapmam fakat Mehmet Aurelio transferi ile söyleyecek bir kaç şey bulabiliyorum bünyede... Daha önce malumunuz Fenerbahçe forması ile izledik Mehmet Aurelio'yu... Fenerbahçeli oluşundan ötürü ben pek sempatik bulamıyorum kendisini. Her ne kadar İspanya'dan gelecek olsada hala belleklerde Fenerli olarak göze çarpmakta Aurelio... Buradan yola çıkarak daha önce Ricardinho ile maç çıkışı bir anısı varken Aurelio'nun, Beşiktaş tribünlerinde de en azından antipatik bulunan bir futbolcuyken Beşiktaş'a kazandırılması biraz garip kaldı. Manevi olarak pek sempatik durmayacağı kesin Aurelio'nun. Özellikle ben kendisi hakkında, Fatih Terim'in Milli Takımı Milli olarak rotasyona uğratmasından dolayı, Türk Futbol Takımı'nın formasını giyen Aurelio'ya ön yargılı düşüncelere sahibim. Bu işin futbolculuğundan farklı karakteristik ve etki-tepki meselesidir.

Futbolculuğu ise tartışmasız gerçektir ki gidişi ile Fenerbahçe'nin hala orta alanda sekerek oynamasının temel nedenidir Aurelio... Real Betis'de her ne kadar kötü 2 sezon geçirmiş olsada sakatlıklardan ötürü, Aurelio'nun alternatifsiz bir orta alan oyuncusu olmasıda yadsınamaz. Beşiktaş açısından bu işi bağdaştıracak olursak, Mehmet Aurelio'nun Beşiktaş'ta, Necip ve Ernst varken forma yarışını pek zorlayacağını sanmamakla beraber, ancak milli takımdan dolayı Schuster'in gözünde bir nebze önde olabileceğini düşünmekteyim. Necip-Ernst ikilisinin 3 kulvarda yarışacak Beşiktaş'ı kaldıramayacağını da Schuster tarafından görülmesi açıkçası güzel bir durum. Çünkü Schuster Beşiktaş'a gerçekten ivme kazandırdı. Her kulvarda hemde... Beşiktaş artık futbol oynadığının farkında... Daha önce 7-8 tane defans oyuncusu ile maça çıkan bir takımın şimdi 7-8 tane ofansif futbolcu ile sahada olması zaten sil baştan Beşiktaş için mükemmel bir fırsat. Bununda altını çizen Schuster'in transfer konusunda ısrarcı olması, (bana göre) Beşiktaş'ı gerçekten 3 kulvarda yarıştırmak istediği izlenimini uyandırmakta... Aurelio transferi ile ben bu işin dahada netlik kazandığının farkındayım. Çünkü kadro yapısı artık bu şartlara uygun hale getirildi bir kaç eksik kalmasına rağmen...

Aurelio ile 2 yıllık anlaşma sağlandığı belirtiliyor. Şartlar neler henüz net bir bilgi sahibi olamadık. Aurelio sadece ve sadece yerli statüsünde oyuncu olduğu için bu takımda yer alacak diye düşünüyorum. "Fener'den Cimbom'dan topçu almayın"ı yönetim sanırım doğru anlamış ama taraftar olarak o besteye sıkıştırılacak bir kaç şey daha varmış gibi duruyor uzaktan bakınca...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Ders Olsun Zaafların Tribünde Bizlere !



Rakibin üzerine baskı kurmamıza rağmen Belediye maçını kaybetmiş olmamız, bize erken rotasyonu sunduğu için büyük bir armağan. Bıyık bırakan Schuster'in bir an evvel kalacak-gidecek yabancılarda karar kılması gerek. Bu mağlubiyeti bir şok olarak algılamamamız lazım. Yıldız futbolcuları kadromuza kattığımız gerçek fakat ters gelen İBB karşısında elinden geleni yapan yıldız futbolcularımızında insanoğlu olduğu gerçeği unutulmamalı. Algı meselesinden kaynaklanan sorunlar var bu tribünde ve taraftarlarda. Bunun üzerine ekşibeşiktaş'ta güzel bir yazı yazmış shelbyl okumanızı şiddetle tavsiye ederim. 

Buradan yola çıkarak üzerimize gelebilecek medya farelerine karşı seçici davranıp ne diyeceğini bilmeli insan. Beşiktaş maçta atik oynayan, ısıran taraftı. Fakat kadro seçiminden ötürü olsa gerekki Bobo'yu ve Zapo'yu aradığımız bu maçta Ferrari'nin ağır kaldığını savunmayan ben (tek maçlık değerlendirme değildi) artık kararlarımı düşünerek vereceğimi kendime itiraf etmiş oldum. Ferrari'nin ağırlığı defans blogunun önde kurulup ofsayt taktiğinin uygulanması sisteme yakışır bir futbol olsada seçilen futbolcuların kabiliyetlerini göz ardı etmemeli Schuster. Erhan Güven'sek mi güven mesek mi çözemediğimiz bu karamsarlıkta, bir kez daha gördükki Beşiktaş'ın temposuna yakışan bir futbolcu değil. Geçen yıla nazaran üzerine koyduğu çok şey var fakat eksikleride can yakan cinsten. Ekrem Dağ tercihi en doğru tercih olabilirdi o mevki için. Ersan Gülüm top ile ileri çıkabilen bir stoper görüntüsündeydi. Sanırım iyide işler yaptı ama kademe olarak Beşiktaş defansının 4'lüsü ki bana göre 3'lüsünden öte gidemedi, süpürücü görevini yerine getiremedi. Bu görevi geçen yıllarda ağır kalan Ferrari'nin yaptığı tecrübeyle sabittir. Erhan-Ersan kıyaslamasına girersek eğer, farklı mevkilerin oyuncularıda olsalar Ersan'ın bu takımda iş yapabileceğini düşünüyorum. Keza kendinden emin bir görüntüsü var. En azından acemice hatalar yapabileceğini sanmıyorum. İbrahim Üzülmez her zaman ki gibi canını dişine takarakta oynasa bu takımda, tribünlerden alkışta toplasa bazılarınıza göre "yeri yok". Bence İbrahim'in tek eksiği geri dönüşleri. Defans'ın bu yüzden 3'lü olarak gözüktüğünü o zaman daha iyi anlamış oluruz. 

Çabalayan Beşiktaş'a karşı kontralarla atağa kalkan İBB akıllı oynadı. Beşiktaş'ın defans-orta saha arasındaki zaaflarını kendi lehine kullanarak sonuca gitmiş oldu. Quaresma'nın çabaları yetersiz kalsada oyunu çevirecek oyuncu Guti'nin geç alınması pek fayda etmedi. Gelişen ataklar zaten hep defansımızdan çıkan, orta alanda gelişmeyen spontane ataklardı 2. yarı için. Fakat Guti'nin girişi ile orta alanda pas yapabilme ileri adam çıkarabilme beceriside neticeyi değiştiremeyecek ileri uç oyuncularının eksikliklerinden dolayı atakların neticesiz kalmasını sağladı. Bana sorarsanız Nobre değişikliği yerine Necip'in bu takıma karşı oynaması kadar normal birşey olamazdı. Hali hazırda rakibin sertliğine karşı hakem'in duyarlı oluşuda Necip gibi kart yediren bir futbolcunun oluşuyla rakibi eksik bırakabilirdi. Bunlar olasılıklar. Fırat Aydınus ve yardımcıları bana göre gayet iyi maç yönettiler. Rakipte zaten yatmadı skor üzerine... Fakat tek eksik ve eksi pozisyon olan İBB'li Mehmet'in eliyle müdahele ettiği ve akabinde sarı kart ile cezalandırıldığı pozisyon oldu. Tereddütsüz Kırmızı gerektiren pozisyonun maçın neticesine etki edeceğini düşünen Abdullah Avcı'da 2. yarı zaten oyundan alarak, belki Necip veya Quaresma'nın eksik bıraktıracağı takımını kurtarmış oldu. Bunlar açık açık teknik direktörler açısından kurtluktur...

Holosko ve Hilbert'in son şansı olarak algılandığı İBB maçı bencede bu yönde verilecek kararın son tangosu oldu. Belki Hilbert hala bir ihtimal kalabilir ama bileti kesilecek adam Holosko'nun olması kaçınılmaz. Bir kez daha Bobo'suz Beşiktaş'ın ileri uçta etkisiz olduğunu gördük. Zaten Schuster'in de dediği Uefa ve Türkiye Lig-Kupa kulvarlarında bu işin Bobo ve Nobre ile çözümlenemeyeceğiydi... 



Nihat Kahveci ıslıklandı mı? Islıklanmadı mı? Ben tv'den gördüğüm kadarı ile ıslık'ın Nihat'a değilde oyunu çirkinleştiren İBB'li futbolculara yapıldığı kanısındayım. Belkide Nobre'nin girişinedir. Fakat Nihat'ın bu sezon hazırlık karşılaşmaları dahil en kötü oyununu da oynadığını söylemek gerek. Kanatlardan top getiren futbolcuların yorgunluğunu alamadı forvet oyuncularımız. Bunlardan bir taneside Nihat oldu. Sonradan oyuna dahil olan Tabata'nın da bedenen sahada kafa olarak stad dışında olduğu ara paslarında göze çarpan diğer istatistiklerdendir. Delgado'lu ve Guti'li Beşiktaş olur mu olmaz mı kavgası sürerken Tabata'lı Guti'li Beşiktaş'ı görmek insana dokunuyor açıkcası. Maç neticesine göre değilde, oyun kurgusuna bakarak bu tezimi doğrulayacağımı şimdiden peşin peşin söylüyorum, ileride taksit taksit haklı çıkacağımı düşünüyorum... Nihat'a tekrar dönecek olursak hırsını biraz dizginleyebilirse ve konsantrasyon eksikliği yaşamazsa, sezon başında ki Nihat olacağının altını çizmek gerek. Nihat "Beşiktaş'ın Çocuğudur, Kimse ıslıklayamaz." Sığındığınız kimse Beşiktaş'tan büyük değildir hedesine nazaran yaptıklarımızı, yapacaklarımızı düşünmek gerek. Çelişkilerden arınarak tribünde yer almalı Beşiktaş taraftarı...

Bu işin bize ders olacağını düşünerekten bir an önce gidecek-kalacak futbolcuların netleşmesi dileği ile...

Ders Olsun Zaafların Tribünde Bizlere... Takımdaki sizlere...


STSL 2. Hafta: Saldır Beşiktaş !


Spor Toto Süper Lig'in 2. haftasında sahamızda İBB ile bu akşam saat 21:00'de karşılaşıyor Beşiktaşımız. İstanbul Büyük Şehir'e karşı 7. randevumuz olucak bu maç. Daha önce 6 karşılaşmanın 2 maçını Beşiktaş, 1 maçını İBB kazanırken diğer 3 karşılaşmada beraberlikle sonuçlandı...

İBB'ye karşı bende de her Beşiktaş'lı kadar antipatik bir tavır var. Zaten belediye takımlarının liglerde yer almasını hoş karşılamazken, başımıza biraz da bela olmasından kaynaklanan bu takımı sevemedim bir türlü. Sanki Olimpiyat Stadı'nın soğukluğu tamamen bu takımın içine işlemiş gibi geliyor bana. Bu noktada İBB'nin diğer takımlara karşı sergilediği futbol ile Beşiktaş'a karşı sergilediği futbol arasındaki uçurumuda sürekli düşünmüşümdür. İyi oynadığı maçlar elbet var İBB'nin diğer takımlara karşı... Fakat Beşiktaş maçlarında iyi oynamasa bile sürekli top ezen, maçın dakikalarından çalan ve sanki bilerek "tribünleri galeyana getiren" bir takımdan öte gitmiyor benim nezdimde... 

İşi duygusallıkla açmışken İBB teknik direktörü Abdullah Avcı'nın da Gs ile adının gayet yakın durduğu ortamda da sanırım haksız durmuyor düşünceler. Bu bir ön yargıdır kimine göre... Fakat ön yargıların yıllardır yıkılamamasıdır garip olan bence...

Beşiktaş'ımızın salı günü oynadığı HJK Helsinki maçından farklı bir kadro beklentisi içindeyiz. Keza bu kez Hilbert'in sahada ilk 11'de çıkacağını düşünüyorum. Yalnız şu var ki artık kemik kadro oturmuşken, yabancıların hala netlik kazanmayan durumları Schuster kadar bizlerinde canını tatlı tatlı sıkmakta. Yönetimin bir an önce çözüm bulması şart. Hali hazırda Robinho ismide anılırken yedek kulübesine yabancı yığmanın, tribünde çekirdek çitletmenin anlamı olmaz değil mi?..

İBB kapalı bir kutuydu bu sezona kadar. Lig'de güzel işler yaptı Abdullah Avcı inkar edilemez. Fakat bu yıl üzerine kattıkları pek bir şey yok. Geçen haftaki maçı izlediğimde İBB, bir önceki sezonun Diyarbakırspor maçı gibi bir grafik çizdi sanki. Aynı oyun stili ile devam ediyor bu takım. Eski görüntüsünden bu yıl uzak kalacak gibi duruyor...

Buna nazaran Beşiktaş'ında geçen sezonlara karşı tamamen Ofansif bir oyun sistemi içinde olması zevkli bir maç olacağının göstergesi... Defansif kurgu yine aynı olacakken artık bu bölgede bazı arkadaşların bu kadar olmaz dediklerini duyuyor ve görüyoruz. Bence bu sistem Beşiktaş'ın başını kısa vadede yakabilir elbette. Fakat uzun vade için bu oyun yapısının düşünüldüğü unutulmamalı. Ve ona göre oyuncularında yerleştirildiği göz ardı edilmemeli... Ofansif futbol demişken; Zaten sosyal platformlarda, yapılan yıldız transferler dolayısıyla başka takım taraftarlarınında İnönü'de tribünde oldukları ve Beşiktaş'ın güzel futbolunu izledikleri ayyuka çıktı... Futbol zevk işi, Futbol hayatın kendisi... Bu tür yatırımların başka takım taraftarlarını Beşiktaş'a çekeceğini hiç düşünmemiştim... En azından tribünde olacaklarına ihtimal vermemekteydim... 

Saldır Beşiktaş !

19 Ağustos 2010 Perşembe

Alemin Guti Yaşlı, Guti Haz. Beşiktaş'lı


Haset, insan doğasındaki en enteresan ihtiraslardan, en insana uzak duygulardan biri. Bazen çekememezlik insana bildiğini unutturuyor, asla söylenmeyecek sözler söyletiyor.

Türk futbolunun üç büyüğü olarak kabul edilen takımların hepsinin kendine özgü bir kültürü vardır. Fenerbahçe kendini diğerlerinden ayrı gören bir kibre sahiptir. Fenerbahçe güçlüdür, egemendir, cumhuriyettir, basar parayı alır onlara göre (!)

Beşiktaş yıllar yılı kendi yağıyla kavrulan bir büyük takım siluetini koruyarak gelmiştir bugünlere. Özkaynak düzeni, endüstriyel futbol karşıtlığı, başka bir cumhuriyet ya da imparatorluk ilan etmek yerine halkın takımı olma duygusu kaplamıştır benliğini. Rakiplerinin basar parayı alırız politikasına inat, çok daha büyük bir tevazu ile kafa tutmuştur onlara. Örneğin Ortega'nın ''korkak tavuk'' olarak akıllarda kaldığı sezonu bizim kepçenin golüyle şampiyon kapatmıştır.

Gelgelelim bu transfer sezonunda işler biraz tersine döndü. Beşiktaş Guti, Quaresma gibi yıldızları kadrosuna katarken, bugün gündeminde Robinho adı geçerken, ezeli rakipleri bunun çok gerisinde kaldılar. Fakat Beşiktaş'ın bu atılımının daha da üzerine çıkmaya çalışacakları yerde (doğru rekabet bunu gerektirirken) Beşiktaş'ı aşağı çekme, yaptıklarına tu-kaka damgası vurma çabasındalar.

Sürekli aba altından sopa göstererek, aşikar edilemeyen bir çekememezliği dışa vuran yandaş medya bu harekatın en büyük destekçisi. Buna son ve en çarpıcı örnek de Hürriyet gazetesi yazarı Meriç Tunca'nın kaleme aldığı bir yazı. Neymiş efendim, ''alex yaşıyor, diğerleri ölü (!) imiş.

Gelen yabancı oyuncularla Alex'in kıyaslanmasından bıkmış olacak ki, bu patlamayı köşesine yansıtmış Tunca. Delgado, Tabata, Lincoln, Arda, hepsi bu patlamadan nasibini almış. Fakat bu zincirin son halkası Tunca'nın egosunun futbol bilgisinin üzerine ne kadar çıktığının göstergesi. Yazıda Alex'in çimlere gömeceği iddia edilen son isim Guti Hernandez. Evet evet, bizim bildiğimiz Guti.

Hani şu dünya üzerinde kulüpler bazında kaldırmadık kupa bırakmamış, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük takımlarından birinin efsanesi olmayı başarmış olan Guti. Alex'in Fenerbahçe kariyeri üzerinden verilen istatistiklere buradan Guti istatistikleri ile cevap verirsek sanıyoruz ki haksız rekabet olur, bu yüzden işin istatistiki boyutuna girmeyelim hiç. Oynadığı tek takımı söylemek Guti'nin künyesi için yeterli olacaktır. Los Galacticos'un değişim gösterdiği 3 süreçte de takımın bir parçası olmayı Raul ile birlikte başarabilen tek oyuncu olan Guti ile Avrupa'da oynadığı en büyük kulüp Parma olan Alex'i aynı cümle içerisinde kullanmak bile Guti'ye hatrı sayılır bir tazminat ödemenizi gerektirebilir.

Bir de yazıdaki bir cümle var ki, aynen şöyle.

''Görmemişin Guti'si olmuş, çekmiş, bilmemnesini kopartmış'' demeden önce size Alex'in bırakın Brezilya Milli Takımı'ndaki istatistiklerini, sadece Fenerbahçe'de tarihe geçen bazı rakamlarını vereyim;''

Biz futbolu, rekabeti severken okuduğumuz satırlar bunlardan çok daha adamakıllı idi oysa, yazanlar da bundan çok daha adamdı. Görmemişin Guti'si olmuş tabirini kullanabilen bir spor yazarının (!) ve türevlerinin, hatta bu çekememezlik silsilesi içine dahil olmuş herkesin Guti gibi bir oyuncuya olan 'görmemişlikleri' aşikardır. Korkarız Guti futbolu bıraktığında ne onlar, ne biz, ne de dünya futbol sahnesi yeni bir Guti görebilecek kadar şanslı olabileceğiz

Eleştirirken sizden önce bu işi yapanlara saygı duymanızı önererek bir noktaya daha parmak basalım. Fenerbahçe'nin kendisini diğerlerinden ayrı görme sebebi, aslında Fenerbahçeli olmayan herkesin Fenerbahçe'ye karşı beslediği limitsiz antipatidir. Bu antipatiyi yaratan ise tam olarak bu şuursuz tavırlardır. Ya da penaltı noktasına kazılan çukurların ruhunuza işlemiş kalıntıları olabilir, bilinmez.

Şimdi bizim için Guti'yi o siyah beyaz forma içinde izleme zamanı, futbol adına sizlere de tavsiye ederiz. Ancak bir uyarı: Guti'nin arapasları takip etmesi zor numaralardır. İzleyende boyun fıtığı, baş dönmesi vs. yan etkiler yaratabilir. Tamam Guti sizde oynamıyor ama yine de ikaz edelim, Guti'niz başınız oynamasın sonra...