26 Ocak 2011 Çarşamba

Şeref Bey'in İzleri...

İlk ziyaretine gittiğimde ilkokul çağlarında idim, ya 1'inci sınıf yada 3'üncü sınıfa gidiyordum. Hayatta örnek aldığım ve sevdiğim yegane insanlardan birtanesi olan halamın kocası götürmüştü beni, şort siyah forma beyazdı. Hep heyecanla görmek istediklerim, sadece trt 1 de görüp izlediğim, saçlarını ve yürüyüşlerine koşularına özendiğim Kartallarım karşımda idi. Nasıl bir heyecandı anlatamam. Numaralı tribünde idik. Eniştemin ısrarlarına rağmen ne bir şey yemiş, ne de içebilmiştim. İlk defa kendimi bu kadar olgun ve heyecanlı hissediyordum. O küçük aklımla ve yaşımla işte o gün dedim. Ben doğru yerdeyim. Benim evim burası. Rakip Zonguldakspor idi maçı 2-0 kazanmıştık. Ama o gün anladığım bir şey daha vardı. Beşiktaşlı için skor ikinci planda idi. Üşümüştüm hava soğuktu. Ama maç bitmese yerimden kalkmazdım. Atom karınca, sarı fırtına ve daha nicelerini izlemek gerçekten bambaşkaydı.

            O günden sonra her 15 günde bir acaba eniştem bir daha götürür mü diye beklemeye başladım. Tabi beklediğim gibi olmamıştı. Radyo 1 den maçları dinliyordum. Spiker, deniz tarafındaki kale dedikçe kapıyor gözlerimi maça gittiğimde aklımda kalan enstantaneleri gözümde canlandırıp hayalini kurmaya başlıyordum. Siyah - Beyaz film gibi biraz. Yaşımda bir yandan ilerliyordu şerefli ikincilikler alıyorduk. yaşım 12-13 olduğu zamanlardı, ağabeyim benden 4 yaş büyük olduğu için elini kolunu sallaya sallaya gidiyordu maça, benim ise içimde kavrulan sevdam hadi Tarık sende git diyordu. Ama ağabeyim her seferinde senle mi uğraşacağım git başımdan derdi. Ama gitmeliydim ve kendi akranlarımızla beraber çeşitli şekillerle çabalarla, önce Taksim oradan da Dolmabahçe’ye gitmeye başladık. Şimdiki gibi biletix’ten bilet almak yok internetten falan, yada tramvaya bin Kabataş ta in oradan stada 10 dakika yürü öyle bir rahatlık yok. Şimdiki gibi sponsor bilet falan hiç yok. Bizim sponsorlarımız maça giden abilerimizin yeni açık üstündeki abi polise verme kardeşlerine ver dediklerimiz bozuk paralardı...

            Hayranlıkla hep izlerdim kapalıyı, yeni açıkta kötü değildi. Ağabeyim beni her maç içeri girmiş gördüğümde yine geldi başımın belası der gibi bana bakardı. Yeni açıkta en öne kendi durduğu yere alırdı beni. Bazen öle kalabalık olurdu ki. havaya kaldırırlardı aşağı gönderirlerdi. Amigo Bülent her davula vurdukça hayranlıkla onu izler, ve arkadaşlar dışarıda arkadaşımız kaldı para toplayacağız diyenlere az önce bana sponsor olan abilerden kalmış para varsa onları verirdik tribünde. Daha 12 yaşında bana cebindeki parayı paylaşmayı öğretmişti Dolmabahçe ve Beşiktaş.

            Gel zaman git zaman yetmemeye başladı yeni açık, kapalıda olmak istiyordum. O bordo yada kırmızı renge boyalı direklerin arasında olmak. Rahmetli Optik Başkan ile bir baba hindiye eşlik etmek. Dolmabahçe maestrosu ile olmak istiyordum. Lise çağlarımda başladım kapalı tribüne gitmeye. Tribüne ağabeylere saygı had safhadaydı. Şimdiki gibi youtube, kameralı telefon vs. yok tabi o zamanlar. Velhasıl saygı sevgide üst düzeyde idi. Bir çok anılarım oldu kapalı tribünde, acısı ile tatlısı ile bir çok anılarım oldu. Halende olmaya devam ediyor. İlkokul çağlarımda kendi kendime burası benim evim dediğimde halen yanılmadığımı anlıyorum. Maç günleri semte gittiğimde yada maç gittiğimde tanıdıklar ile görüşmek ağabeylik kardeşlik ilişkilerinin en güzelini yaşamayı Beşiktaş ile Dolmabahçe’de ki Mabed sayesinde öğrendim.

            İki üç yıldır diyorlar yıkacağız seni, yenisini yapacağız. Neymiş endüstriyel futbolmuş, para lazımmış falanmış fistanmış. Modernize bir statmış, büyük bir gelir elde edecekmiş Beşiktaş. Çağa ayak uydurmak için bunlar lazımmış, Old Trafford benzeri bir stad inşa edilecekmiş. Benim işin bu boyutlarına aklım fazla ermez. Belki biraz eski kafalıyımdır. Belki de doğrusunu yapıyorlardır. Ben dedim ya orasına aklım fazla ermez.

            Benim tek bildiğim İlkokul çağlarımda tanıştığım, 3-4 sene gidip göremesem de radyoda dinlediğim her maçta spikerle beraber görüntüsünü tasvir ettiğim, ortaokul zamanlarında aileyi karşıma alarak bin bir zorlukla ziyaretine gittiğim, ve lise çağlarımdan bu yana kısa aralıklarla da olsa ayrılmadığım kapalımı, Dolmabahçe mi, Dolmabahçe de yaşadıklarımı, ve Dolmabahçe’nin ve Şeref Beyin bana yaşattıklarını, hatıralarımı yıkmaya hiç bir dozerin veya iş makinasının ne gücü yeter ne de kudreti.

Saygılar Sevgiler

Hayatta Beşiktaş ! 

Şeref Bey'den Mektup Var... Hoşçakalın Gözüm

O zamanlar İstanbul’da bu kadar insan yoktu. Sokakların adımlarla geçilebildiği ve plaza ne demektir bilinmeyen zamanlardı. Trafik keşmekeşi nedir bilmezdi insanlar. Ülke ardarda gelen savaşların eşiğinden çıkmış ve yeni doğmuş bir bebek gibi emekleme aşamasındaydı. Gündelik hayatı, hobi denen mereti ilk kez tanıyordu insanlar ve futbol maçlarına dahi son derece şık ve güzel geliniyordu.

O zamanlar İstanbul’da bu kadar stat da yoktu. Tek tribünlü Fenerbahçe Stadı ve Şeref Stadı vardı. Günler geçip takım ve maç sayısı arttıkça statlar ihtiyacı karşılamaz oldu. Benim sahne alma sıram geliyordu artık, bilinmezlerde daha fazla duramazdım. Doğdum…

Zor ve sancılı oldu doğumum, tıpkı her ananın evladını doğururken çektiği o kutsal acı gibi. Planlandığı gibi olmadı yeryüzüne gelişim. Gazhane tarafındaki tesislere dokunamadılar. Sonra orayı yüksek bir taş duvarla kapattılar, artık yeryüzüne inebilirdim. Hatta İstanbul’un en güzel yerine konabilirdim. Ayaklarımın altındaydı İstanbul ve artık Türk futbolunun yeni merkeziydim.

1947 senesinin bir sonbaharında açtım kapılarımı cümle cihana ve cihan padişahı Beşiktaş’a. Yabancı bir takımla oynuyorlardı. Seyirciler hep bir ağızdan Beşiktaş’ı destekliyordu. O gün benim de her zerrem siyah beyazdı. Sanki o gün karar vermiştim ömrümün sonuna dek Beşiktaş’ın olmaya. Hele gençten bir çocuk vardı, Süleyman. İlk golü attığı vakit insanların öyle bir sevinci vardı ki görmeliydiniz. Ben böyle mutlulukların yeni adresiydim.

52 yılıydı, adımı değiştirdiler. Siyasi imiş, öyle dediler. Yeni adım Mithatpaşa’ydı ama insanlar yine de yalnız bırakmıyorlardı beni. Akın akın geliyorlardı sevdalısı oldukları renkleri görmeye. Ben aşıkları buluşturuyordum. Bu yüzden herkes beni sevdi. Hatta herkes futbolu benimle sevdi. Artık tüm maçlara neredeyse ev sahipliği yapıyordum. İstanbul’un üç büyüğü de benim kucağımda oynadı maçlarını. En büyük yıldızlar benim çamurumla yıkandı. Kimleri kimleri mutlu ettim, ya da üzdüm bir bilseniz. Kimleri gördüm, kimleri taşıdım üzerimde. Kimler ayak bastı harcıma keşke kelimeler yetse de dökebilsem. Milli maçlar da dahil olmak üzere ne tarihi günlerin altında imzam var benim. Belki şu vatanda Türk Bayrağı’nın santra öncesi en çok dalgalandığı yerim.

Yıllar ilerledikçe düzen de değişiyordu ve insanlar her yeni düzene ayak uydurmakta çok hızlıydılar. İsmim 73’te yeniden eski şeklini aldı, ona da çabucak alıştılar. Bir de artık her takım maçlarını burada oynamaya başlamıştı. Derbi maçlarda da öyle bilet sınırı falan yoktu, isteyen gelebildiği kadar geliyordu. O dönemde tüm seyircileri tanıdım yakından, bana en yakın gelen ilk gözağrım Beşiktaş’ın taraftarıydı. En görkemli yerim kapalı tribündü, gerçi hala da öyle derler. O kapalı tribüne hakim olmak için taraftarlar arasında bir güç gösterisi başladı. Beşiktaşlılar mangal yürekli çocuklardı. Hürriyet, Şeref, Bahattin, daha niceleri… Verdikleri kavga sonucu aldılar kapalıyı, bir daha kimselere vermemecesine. Artık onlar bana, ben onlara kavuşmuştum.

15 yıl hüzünle geçtikten sonra 82’de şampiyon oldu Beşiktaş. Bu da çok önemliydi elbet ama daha da önemlisi benim bir sevgili bulmamdı. O sene Beşiktaş semtinin gençleri bir grup kurdular kendi aralarında. Adını Çarşı esnafından, gücünü alın terinden alsın diye Çarşı koydular adını. Optik vardı, Ayhan, Cem, Alen, Cavit, “Hacıbaba”, Hasan, Murat, niceleri… Beşiktaş sevgisi çığ gibi büyürken ben o kapalının göbeğindeki yakışıklı çocuk Çarşı’ya kaptırmıştım gönlümü.

Çok güzel günlerimiz, anılarımız oldu. O 15 senenin tadını çıkarırcasına seri şampiyonluklar gelmeye başladı. Gencecik, fidan gibi Beşiktaş çocuklarının eviydim artık. Efsane kadro olarak tarihe geçecek isimler, mayalarında benim kokumu taşıdılar hep. O zamanın başkanı da yukarda bahsettiğim Süleyman vardı ya, oydu işte. Beşiktaş’ı çok mutlu ettik beraber, Beşiktaş da bizi. Metin’in fuleleri, Takoz’un faulleri, Feyyaz’ın golleri, Ferdinand’ın estetik çalımları, Mutlu’nun uzun taçları, Sergen’in frikikleri, Pascal’ın kapalıya koşması, İlhan’ın kartal kanatlarını açması hiç çıkmadı aklımdan. Aşkımız devam ediyor, aşkımızı büyütenlerin sayısı ise artıyordu. Milenyum dedikleri bir çağ kapıda bizi beklerken trilyoner dedikleri bir herif talip oldu bana. Cevabı kapalı verdi, “İnönü bizimdir, direkleri sizindir.”

Hepinize, gelmiş geçmiş her birinize minnet borçluyum çocuklar. Bazı zaman öyle boynu bükük ayrıldınız ki, bir daha gelmeyeceğinizi bile düşündüm. Ama siz her seferinde daha kalabalık, daha gür sesli, daha başı dik geldiniz. Ne bana ne sevdaya hiç küsmediniz, beni yalnız bırakmadınız hiç. O zaman söylemedim ama şimdi söyleyeyim, ben de size çok kıyak geçtim aslında. Mesela Barcelona’yı 3-0 yendiğimiz maçta Baba Hakkı’yı, Vedat’ı, Sanlı’yı, Yusuf’u kimseler görmeden ben aldım içeri. Biz o maçı 11’e 11 oynamadık. O meşhur PSG maçında herkese durması gereken yeri ben fısıldadım. Liverpool maçında siz kan ter dökerken ben kıs kıs gülüyordum çünkü kalenin içine otobüs parketmiştim çaktırmadan, imkansızdı gol olması. Her devirdiğimiz maçta vardır bir Ali Cengiz’im. Feda olsun Beşiktaş’a azizim.

Desibel rekoru kırdığınız günden beri kulağımda işitme kaybı var. Beşiktaş taraftarı kavga ettiği gün kalbim teklemeye başladı, huzur vermiyor. O kadar maçı kaldırmak kolay değil, tansiyonum da var artık. Doktorlar heyecan verici şeyleri yasakladı, Fener maçlarında bile perhizdeyim artık. Anladınız siz onu… Kolonlarım çatladı, koltuklar eskidi, boyalar dökülmeye başladı. Ben galiba ufaktan yaşlandım ey yoldaşlar. O çağa ayak uydurmakta bir numara olan insanoğlunun da istekleri değişti.

Eskisi kadar sağlam olmayınca insanlar da eskisi kadar güvenemiyor bana. Ben siz üşürken oturduğunuz yerde sizi ısıtamıyorum da. Üstünüzü örtemiyorum yağmur yağdığında ey yeni ve eski açık. Halbuki şimdi stat battaniyeleri var. Açılır kapanır oluyor, bir damla üşümüyorsunuz. Maç seyrederken portakal suyu falan da dağıtamam size. Dedik ya yaşlandık diye evlat… İşte beni bu yüzden emekli etmek istiyorlar. Oysa biz mutluyduk değil mi böyle? Siz ıslansanız da yağmurla coşuyordunuz hatta besteniz bile vardı ya. Siz ne kadar soğuk olsa da hava benimle ısınmıyor muydunuz söylesenize? En güvende hissettiğiniz yer benim yanım değil miydi? Artık böyle diyorlar, beni yıkıyorlar. Üstelik karanlıktan korkarım ben, birileri iyi geceler demeden uyuyamam. Sizin o son dakikalarda Gündoğdu var ya hani, o benim iyi geceler öpücüğümdü. O da mı gidiyor şimdi? Hay Allah.

Neyse yoldaşlar, lafı uzun ettim. Aslında anlatmadıklarım anlattıklarımın yanında okyanustur. Neler götürüyorum kendimle bir bilseniz. Anlattığım kadarını yazmasını bir arkadaşınızdan istedim. O da en mutlu günlerini benimleyken yaşamış, öyle söyledi. Ben de madem öyle, borcunu öde dedim. Bu da benim size ayrılırken hediyem olsun hesabı.

Şunu unutmayın… Beşiktaş benden sonra da var olacak ve payidar kalacak ama Beşiktaş ve sizler olmasanız ben bir hiçtim. Ve size bir sır daha vereyim giderayak. Ben en çok sizin bana “Şeref Bey” deyişinizi sevdim. Şerefiniz daim olsun, şerefin çocukları.

Beşiktaş ve Beşiktaşlılığın önünde saygıyla eğiliyorum.
Mabediniz, Beşiktaş İnönü Stadı.

23 Ocak 2011 Pazar

Akılda Kalanlar

Sevgiliye kavuşmuş olmanın mutluluğu içindeyiz. O'nsuz hayatın heyecanının olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu sezonun ilk buluşması...

                                                   Not: Resim mabedden değil. Fakat pankart tek :)

Ben öyle kafadan 3 atarız 5 atarız demeyi sevmem. Lakin Beşiktaş öyle bir değişim geçirdi ki, insanı beklenti içine sokuyor doğal olarak. Eminim sizde benim gibi uzun zamandır Beşiktaş'ı bu şekilde izlemediniz. İnsanda hayranlık uyandıran bir futbol sergilemeleri hem gözleri hem gönülleri doyurdu. Bu değişimin temel taşları elbette dünya çapında dikkatle izlenen yıldız futbolcuları kadroda bulundurmak. Keza göreceksiniz ki yıllardır varlığı yokluğu tartışılan Nobre'nin gol yollarında etkinleşmesini sağlamış bulunmaktalar. Kendi kalitelerinden etraflarına serper serpe Beşiktaş'ta Schuster kadar teknik görevleri de üstleniyorlar. Oyunu tam saha oynayarak gönüleri mest ediyorlar.

Buradan yola çıkarak, tribünlerdeki futbol açlığını da görmekle beraber, kapalıda ki o ruhun bile "yıllardır ağzı açık maç izlemediğine" şahit oldum. Biz bu oyunu gerçekten severken, karşılığını alamamaktan dem vurur dururduk. Bu özlemi dindirmek için yıllardır dış ligleri izlemekle acaba biz bu işin neresindeyiz diye sorup dururken, o güzide semtimizin takımı çıkageldi karşımıza... İyi ki de geldi...

Maçın teknik taktik olaylarına girmek abes kaçar. Bucaspor karşısında etkin oynayan taraf bizdik. Fakat Bucaspor'un ligin ilk yarısına oranla etkinliğini kaybettiğini, o takım savunması anlayışından uzaklaştığını gördük. Beşiktaş'ın da oyuna top rakipteyken bile hakim oluşu Bucaspor'u kendi ekseni etrafında döndürdü.

Ciddi sınav olarak nitelenmesi elbette olanaksız. Lig'e iyi başlamanın verdiği huzurun tadını çıkarmaya bakarken, ilk ciddi sınavımızın Trabzonspor karşısında olacağını belirtmek gerek. Zaten büyük takımların büyük maçlarda etkinliği şampiyonluğa yaklaştırırken hem kupada ki üstünlüğün lige yansıyacağını düşünüyorum. Trabzon'un dün itibariyle beraberlikle neticelendirdiği Ankaragücü maçından sonra kendi tribünlerinde yaşanan homurdanmalar, Beşiktaşlıya moral üstünlüğü sağlamış durumda. Yine de her ihtimale açık olan bir maç beklediğimi söylemeliyim. Cuma akşamı itibariyle dillendirilen Beşiktaş'ın güzel futbolu (allah korusun) bir beraberlikte yerle bir edilebilecek basın organlarına gebe... Bu işin son noktası olarak gözüküyor. Atılacak başlıklar yapılacak yorumlar şimdiden gözümün önünde... Rehavete kapılacağını düşünen kalemşörlerin şimdiden açacaklarını hazırladıklarını görüyorum. Eğer ki bu noktadan Beşiktaş'a vuracak olurlarsa; rehavetin, bu ligin kat kat gömlek üzeri liglerinden gelen yıldızlara giydirileceğini düşünmeleri tamamen zeka seviyesini belirleyecek etkenlerden bir tanesi olmalı...

Özlemi dindirdik, mutluyuz. Cuma akşamı orada olmanın heyecanı hala gönlümüzde... Uzun zamandır beraber mabedde bulunamadığım arkadaşlarımla olmakta gönlümüzü şenlendirdi. Ki getirdikleri pankartla da emeklerinin karşılığını aldıklarını görmek üzerine cila oldu...

18 Ocak 2011 Salı

Yalan...

Bu satırların herbiri sarhoştur, çakırkeyftir. Affınıza arz edilir...

Sarhoşluk Beşiktaş hasretiyle karışınca, dünyanın en kafayı güzel eden duygusu gelişir metabolizmalarda. Hasretimizin nedeni Beşiktaş'ın epey zamandır "Allah Allah Allah Allah saldır Beşiktaş" diyeceğimiz bir maça çıkmamasıdır. Manisa maçı çöle düşürülmüş bir esirin ağzına verilen bir damla sudur olsa olsa ölmemesi, yaşama tutunması için. Hasretimiz hala olağanı çoktan aşan boyutlardadır. Oysa gönülde başka bir hasret olsa kağıda kaleme dökmeye dahi tenezzül etmeyiz, ama mesele sen olunca ille de tutamayıp kendimizi, hem ağlar hem söyleriz.

Oysa bir çok yokluk gördüm ben, hiçbiri seninkine benzemiyordu. Oysa birçok hasret gördüm seninkinin milyonda biri kadar etmeyen. "Adam gibi hasretleri özledik" derken şair, ben o adam gibi hasretlerle bir tek seni özdeşleştirebiliyordum. Gurbet elde ilaç olacak valide sultan çorbası bile senin bulunduğun bir deplasman şehrinde içilen çorba kadar ısıtmıyordu içimi. En acıkmış, en susamış, en perişan anımda, lokantada istenen çorba gibiydi varlığın. "Kaşığa gerek yok, ekmek bol olsun" dercesine seni öyle kolayca kaşıklayarak içmek yerine ekmeğe banıyordum ki daha bir doyurasın. Varlığın içimin ısınış sebebiydi ölesiye. Sanki hayatta en çok sevdiğinin gidişine izin vermiş ve bundan vicdan azabı duyan bir meczuptum. Benim aciz kelimelerim yetersiz kalıyordu hasretini anlatmaya. Senin hasretini anlatmak içinse ben dahi acizdim. Başvurdum üstadın dizelerine...

Hangi cama kafa atsam?
Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam?
Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam?

Ben de bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam.
Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam.
Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür?
Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür?
Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine?
Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene?
Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan
zonklasın?
Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın?
Hiç sanmam! ...
Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! .
Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz.
Hangi mübarek dua,
Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?
Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye? 

Bana inanmıyorsan bari Hayaloğlu'na inan. Seni siyah şort beyaz formayla görmediğimden beri hayatımdan neler eksildi bir bilsen... Ama en acısı hiçbir eksilenin eksikliğini senin kadar hissetmediğimdi. Sen bir çıksan sahaya tüm hasretler bitecekti. Benim sana hasretim herhangi birinin, herhangi birşeye duyduğu hasret gibi değildi. Ben yine herhangi biriydim ama sen hep farklıydın. Ben seni en kötü zamanında bile delicesine özlemiştim. Hani insan annesini bile kıırarken ona sarılmayı ister ya aynı anda, aynen öyle. Hani seversin, özlersin de özledimn demeyi kendine bile yediremezken onu karşında bulursun da Munzur suyu gibi akar gözlerin, aynen öyle. Ve ben öyle sevmiştim ki seni, hani hayvanlar yavrusınu nasıl yalarmış, aynen öyle. Ve o nasıl ayrılıktı be, hani bir tren gelir de üzerinden geçermiş, aynen öyle.

Anladım ki ben sensiz bir hiçtim. Sen ise bensiz, bensiz olduğunu bilmeyecek kadar fire vermeyerek büyüklüğünden, hep aşık olup söyleyemediğim en platonik hikayem gibi, resmini elime aldığımda dev cüssemi titreten o sevdalım gibi, benim seni düşünmeye feda edilen uykularımdan ve sana armağan uykusuzluklarımdan habersiz, yüreğimde büyüyen bir tümör hesabı öldüreceğini de bilsem kurtulamadığımdın. Başka kurtulamam dediklerimi bi celsede silmişken, bir tek sen benim atlatamadığım bağımlılığımdın. Alkolden ve mezesinden de öte...

Benim kelimelerim acz içinde kıvrandıkça Hayaloğlu şiirin sonuna geliyordu. Ben senden başkasına vazgeçilmez dediğim günler için kendime küfrediyordum sözler ilerledikçe. Herşeyin sebebi sensizlik, bu terso gidişin tüm müsebbibi bizim kavuşmamıza fasıla veren düzendi. Şimdi radyoda İbo da çalsa ayrılığı anlatan bu şiir kadar dokunmazdı bana, ve önüme zemzem de gelse hasretinin şerefine içtiğim her neyse onun kadar arılatamazdı ruhumu. Üstat Hayaloğlu son iki mısrada epey bi saydı kendisine yamuk yapan, dilimin yenge demeye varmadığı sevdaya ve dedi ki:

Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı?
Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni?
Ve! .. Hangi su bağışlatır?
Hangi musalla temizler seni?

Oysa hiçbir su seni bağışlatmaya cüret edecek kadar temiz değildi ve seni değil, bizi temizleyecek o musalla ölmeden mezara konsak da bizi korkutmayacak o musallaydı. Ben senden bi başkasını sevebildiyse yüreğim adına herşeyden, en başta senden özür dilerken, sana yalvarıyorum bir an önce gelsin o Cuma ve çık o çıkış tünelinden.

Bu yazının başlığı, senin dışında ne varsa onu anlatır. Hayaloğlu'ndan sonra ve hala dublede bir fondip miktarı rakı varken Tatlıses de iyi gider.

"Şu koskoca dünya alem, içindeki neşe elem
Yazımızı yazan kalem, anladım ki hepsi yalan
YALAN..."

Böyle bir alemde tek gerçekken çık sahaya ve bizi sensizliğe mahkum etme, olmaz mı?

Uçurumun kenarında tutunduğumsun Beşiktaş, ve senden başkası YALAN...

4 Ocak 2011 Salı

Kapıdaki Tehlike - Sporda Şiddeti Önleme Yasası

Aylardır futbolun içindeki bir çok ismin dile getirdiği bir yasa tasarısı var.
Özellikle son günlerde bu daha da çok dile getirildi. Bazı medya kuruluşları işi resmen baskı yaratmaya getirdiler.
Bir çok arkadaş bu yasanın içeriğini, potansiyel sakıncalarını, neleri değiştireceğini - değiştiremeyeceğini anlattılar.

Ben de bu yasanın Çakar-Toroğlu içerikli programlarda dile getirilecek "sorunlar (!)"ın ertesi günü belirli taraftar gruplarına ceza kesmekten öte gitmeyecek bir yasa olduğuna inanıyorum. Türkiye'nin her yerinde şiddet olayları devam edecek ve cezayı daha göz önünde bulunan taraftar grupları, özellikle de Beşiktaş taraftarı çekecek.

Benzer yasalar bir çok futbol ülkesinde geçerli (ki bu ülkelerin hiç birinde küfürün suç-ceza kapsamında incelendiğini, küfür edenlerin 6 ay - 3 yıl gibi cezalar ile yüzyüze olduğunu görmedim) ama bu ülkeler futbol adına taraftarlarına belirli bir konforu ve güveni sağlayabilmiş ülkeler.

Ben de bir taraftar olarak futbolun temel direği olduğuma, bütün bu federasyon, medya, oyuncu, TD'ün benim varlığım sayesinde var olduğuna, ben izlemezsem spordan kazandığı ile hayatını güç bela sürdürebilen bir (örneğin) hentbol oyuncusundan farkları olmadığına inanarak kendi adıma taleplerimi dile getiriyorum. Benim alternatif sporda şiddeti önleme yasam:

1-Bundan sonra "....dan gelen haberlere göre" ".... kaynaklardan aldığımız bilgiler" tarzı haberler yapılamaz. Haberin kaynağı belirtilmeli. Aksi takdirde bu; ait olduğu topluluktan haber sızdıracak kadar hain ama adını açıklayamayacak kadar korkak bir kaynağın bilgisidir. Ya da uydurmadır. Her iki durumda da haber yapılması yanlıştır.

2-1. madde kabul edilmediği takdirde kimse beni "i.ne hakem" "ne oluyor dötün başın oynuyor" tarzı tezahuratlarımdan dolayı suçlayamaz. Ben de "hakeme yakın kaynaklardan aldığım bilgiye göre bu hakem i.nedir" "boş zamanlarında orasını burasını oynatıyormuş" "bir kaynağın ilettiğine göre bu hakemin annesi içten içe bana meyilliymiş" diyerek kaynağımı açıklamadan kendimi savunurum.

3-Beni stada iğne deliğinden geçirip soktuğunuz takdirde içeride her türlü taşkınlığı yapma hakkım saklıdır. Ne zaman beni stada insan gibi kontrollerden geçirip alırsınız, o zaman ben de insan gibi maçımı seyrederim.

4-Takımımın ait olduğu ligdeki tüm hakemlerin hesapları, gelirleri-giderleri şeffaf olmalıdır. Bu hakemler uluslararası standartlara uygun olarak eğitilmelidir. Uluslararası standartlar bu hakemlerin uygunluğunu onamalıdır. Takımımın maçını yönetecek hakemler ülke futbolunun bulunduğu seviyede olmalıdır. Aksi takdirde benzer seviyedeki futbol ülkelerinden hakemler getirilmelidir. (Türk futbolu dünya seviyesinde ilk 20 deyken hakemlerimiz ilk 50ye giremiyorsa, o adamların yönettiği maçların sonuçları ve tepkileri için kimse beni suçlayamaz).

5- Federasyon görevlileri öncesinde ve sonrasında benim takımımın veya rakiplerin herhangi bir görevinde bulunmamış, bulunmayacak görevliler olmamalıdır. Kusura bakmayın ama bu dönem federasyon asbaşkanlığı, gelecek dönem (örneğin) Bursa, GS asbaşkanlığı yapacak bir adamın adaletine güvenmeme hakkını kendimde fazlası ile buluyorum.

6- Stada girdiğimde ortalama 50-100 TL gibi ciddi bir bedel ödeyerek satın aldığım koltuk bana ait ve boş-temiz olarak bekliyor olmalıdır. Bu koltukta oturma, kalkma, ayakta durma benim kendi tercihim olacaktır. Bilmemne emniyet amirinin kankası, x yöneticinin hemşerileri stada alınacak diye benim konforumu bozmaya kimsenin hakkı yoktur. 

7-Hijyen-beslenme-sağlık gibi temel ihtiyaçlarımı karşılamak üzere stadta gerekli tesisler bulunmalı, bunlar düzenli şekilde kontrollerden geçirilmelidir.

8-Ali Turan-Mehmet Topuz olaylarında olduğu gibi futbolcuya çok maaş verilip, az gösterilip vergi kaçırılması olaylarının üzerine gidilmelidir. Gelişmeler ve cezalar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Kimsenin benim vergimin çalınıp çırpıldığı bir ortamda beni hizaya getirme gibi önceliği olmamalıdır.

9-Futbol sahaları uluslararası standartta olmalıdır. Madem ki beni İngiliz Ligi'nden daha katı ve ağır şartlar ile yargılayacaksınız, o zaman İngiliz Ligi'nden daha iyi zeminlerin üzerinde top oynandığı bir futbol ortamı sunun bana.

10-Tüm modern futbol ülkelerinde olduğu gibi maç günü stada gideceğim belirli yollar, belirli saatlerde trafiğe kapatılmalıdır.

11- Stad girişinde kontroller ile belirli alkol seviyesini aşmış seyirciler maça alınmamalı ve böylece sağımızda solumuzda potansiyel bomba konumundaki taraftarların önlemi alınmalıdır.

Benim bir futbol seyircisi en temel beklentilerim ve taleplerim bunlardır. 
Bu talepler karşılandığı takdirde benim de şiddete başvurmak için herhangi bir sebebim yoktur.