18 Ocak 2011 Salı

Yalan...

Bu satırların herbiri sarhoştur, çakırkeyftir. Affınıza arz edilir...

Sarhoşluk Beşiktaş hasretiyle karışınca, dünyanın en kafayı güzel eden duygusu gelişir metabolizmalarda. Hasretimizin nedeni Beşiktaş'ın epey zamandır "Allah Allah Allah Allah saldır Beşiktaş" diyeceğimiz bir maça çıkmamasıdır. Manisa maçı çöle düşürülmüş bir esirin ağzına verilen bir damla sudur olsa olsa ölmemesi, yaşama tutunması için. Hasretimiz hala olağanı çoktan aşan boyutlardadır. Oysa gönülde başka bir hasret olsa kağıda kaleme dökmeye dahi tenezzül etmeyiz, ama mesele sen olunca ille de tutamayıp kendimizi, hem ağlar hem söyleriz.

Oysa bir çok yokluk gördüm ben, hiçbiri seninkine benzemiyordu. Oysa birçok hasret gördüm seninkinin milyonda biri kadar etmeyen. "Adam gibi hasretleri özledik" derken şair, ben o adam gibi hasretlerle bir tek seni özdeşleştirebiliyordum. Gurbet elde ilaç olacak valide sultan çorbası bile senin bulunduğun bir deplasman şehrinde içilen çorba kadar ısıtmıyordu içimi. En acıkmış, en susamış, en perişan anımda, lokantada istenen çorba gibiydi varlığın. "Kaşığa gerek yok, ekmek bol olsun" dercesine seni öyle kolayca kaşıklayarak içmek yerine ekmeğe banıyordum ki daha bir doyurasın. Varlığın içimin ısınış sebebiydi ölesiye. Sanki hayatta en çok sevdiğinin gidişine izin vermiş ve bundan vicdan azabı duyan bir meczuptum. Benim aciz kelimelerim yetersiz kalıyordu hasretini anlatmaya. Senin hasretini anlatmak içinse ben dahi acizdim. Başvurdum üstadın dizelerine...

Hangi cama kafa atsam?
Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam?
Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam?

Ben de bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam.
Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam.
Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür?
Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür?
Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine?
Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene?
Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan
zonklasın?
Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın?
Hiç sanmam! ...
Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! .
Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz.
Hangi mübarek dua,
Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?
Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye? 

Bana inanmıyorsan bari Hayaloğlu'na inan. Seni siyah şort beyaz formayla görmediğimden beri hayatımdan neler eksildi bir bilsen... Ama en acısı hiçbir eksilenin eksikliğini senin kadar hissetmediğimdi. Sen bir çıksan sahaya tüm hasretler bitecekti. Benim sana hasretim herhangi birinin, herhangi birşeye duyduğu hasret gibi değildi. Ben yine herhangi biriydim ama sen hep farklıydın. Ben seni en kötü zamanında bile delicesine özlemiştim. Hani insan annesini bile kıırarken ona sarılmayı ister ya aynı anda, aynen öyle. Hani seversin, özlersin de özledimn demeyi kendine bile yediremezken onu karşında bulursun da Munzur suyu gibi akar gözlerin, aynen öyle. Ve ben öyle sevmiştim ki seni, hani hayvanlar yavrusınu nasıl yalarmış, aynen öyle. Ve o nasıl ayrılıktı be, hani bir tren gelir de üzerinden geçermiş, aynen öyle.

Anladım ki ben sensiz bir hiçtim. Sen ise bensiz, bensiz olduğunu bilmeyecek kadar fire vermeyerek büyüklüğünden, hep aşık olup söyleyemediğim en platonik hikayem gibi, resmini elime aldığımda dev cüssemi titreten o sevdalım gibi, benim seni düşünmeye feda edilen uykularımdan ve sana armağan uykusuzluklarımdan habersiz, yüreğimde büyüyen bir tümör hesabı öldüreceğini de bilsem kurtulamadığımdın. Başka kurtulamam dediklerimi bi celsede silmişken, bir tek sen benim atlatamadığım bağımlılığımdın. Alkolden ve mezesinden de öte...

Benim kelimelerim acz içinde kıvrandıkça Hayaloğlu şiirin sonuna geliyordu. Ben senden başkasına vazgeçilmez dediğim günler için kendime küfrediyordum sözler ilerledikçe. Herşeyin sebebi sensizlik, bu terso gidişin tüm müsebbibi bizim kavuşmamıza fasıla veren düzendi. Şimdi radyoda İbo da çalsa ayrılığı anlatan bu şiir kadar dokunmazdı bana, ve önüme zemzem de gelse hasretinin şerefine içtiğim her neyse onun kadar arılatamazdı ruhumu. Üstat Hayaloğlu son iki mısrada epey bi saydı kendisine yamuk yapan, dilimin yenge demeye varmadığı sevdaya ve dedi ki:

Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı?
Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni?
Ve! .. Hangi su bağışlatır?
Hangi musalla temizler seni?

Oysa hiçbir su seni bağışlatmaya cüret edecek kadar temiz değildi ve seni değil, bizi temizleyecek o musalla ölmeden mezara konsak da bizi korkutmayacak o musallaydı. Ben senden bi başkasını sevebildiyse yüreğim adına herşeyden, en başta senden özür dilerken, sana yalvarıyorum bir an önce gelsin o Cuma ve çık o çıkış tünelinden.

Bu yazının başlığı, senin dışında ne varsa onu anlatır. Hayaloğlu'ndan sonra ve hala dublede bir fondip miktarı rakı varken Tatlıses de iyi gider.

"Şu koskoca dünya alem, içindeki neşe elem
Yazımızı yazan kalem, anladım ki hepsi yalan
YALAN..."

Böyle bir alemde tek gerçekken çık sahaya ve bizi sensizliğe mahkum etme, olmaz mı?

Uçurumun kenarında tutunduğumsun Beşiktaş, ve senden başkası YALAN...

4 Ocak 2011 Salı

Kapıdaki Tehlike - Sporda Şiddeti Önleme Yasası

Aylardır futbolun içindeki bir çok ismin dile getirdiği bir yasa tasarısı var.
Özellikle son günlerde bu daha da çok dile getirildi. Bazı medya kuruluşları işi resmen baskı yaratmaya getirdiler.
Bir çok arkadaş bu yasanın içeriğini, potansiyel sakıncalarını, neleri değiştireceğini - değiştiremeyeceğini anlattılar.

Ben de bu yasanın Çakar-Toroğlu içerikli programlarda dile getirilecek "sorunlar (!)"ın ertesi günü belirli taraftar gruplarına ceza kesmekten öte gitmeyecek bir yasa olduğuna inanıyorum. Türkiye'nin her yerinde şiddet olayları devam edecek ve cezayı daha göz önünde bulunan taraftar grupları, özellikle de Beşiktaş taraftarı çekecek.

Benzer yasalar bir çok futbol ülkesinde geçerli (ki bu ülkelerin hiç birinde küfürün suç-ceza kapsamında incelendiğini, küfür edenlerin 6 ay - 3 yıl gibi cezalar ile yüzyüze olduğunu görmedim) ama bu ülkeler futbol adına taraftarlarına belirli bir konforu ve güveni sağlayabilmiş ülkeler.

Ben de bir taraftar olarak futbolun temel direği olduğuma, bütün bu federasyon, medya, oyuncu, TD'ün benim varlığım sayesinde var olduğuna, ben izlemezsem spordan kazandığı ile hayatını güç bela sürdürebilen bir (örneğin) hentbol oyuncusundan farkları olmadığına inanarak kendi adıma taleplerimi dile getiriyorum. Benim alternatif sporda şiddeti önleme yasam:

1-Bundan sonra "....dan gelen haberlere göre" ".... kaynaklardan aldığımız bilgiler" tarzı haberler yapılamaz. Haberin kaynağı belirtilmeli. Aksi takdirde bu; ait olduğu topluluktan haber sızdıracak kadar hain ama adını açıklayamayacak kadar korkak bir kaynağın bilgisidir. Ya da uydurmadır. Her iki durumda da haber yapılması yanlıştır.

2-1. madde kabul edilmediği takdirde kimse beni "i.ne hakem" "ne oluyor dötün başın oynuyor" tarzı tezahuratlarımdan dolayı suçlayamaz. Ben de "hakeme yakın kaynaklardan aldığım bilgiye göre bu hakem i.nedir" "boş zamanlarında orasını burasını oynatıyormuş" "bir kaynağın ilettiğine göre bu hakemin annesi içten içe bana meyilliymiş" diyerek kaynağımı açıklamadan kendimi savunurum.

3-Beni stada iğne deliğinden geçirip soktuğunuz takdirde içeride her türlü taşkınlığı yapma hakkım saklıdır. Ne zaman beni stada insan gibi kontrollerden geçirip alırsınız, o zaman ben de insan gibi maçımı seyrederim.

4-Takımımın ait olduğu ligdeki tüm hakemlerin hesapları, gelirleri-giderleri şeffaf olmalıdır. Bu hakemler uluslararası standartlara uygun olarak eğitilmelidir. Uluslararası standartlar bu hakemlerin uygunluğunu onamalıdır. Takımımın maçını yönetecek hakemler ülke futbolunun bulunduğu seviyede olmalıdır. Aksi takdirde benzer seviyedeki futbol ülkelerinden hakemler getirilmelidir. (Türk futbolu dünya seviyesinde ilk 20 deyken hakemlerimiz ilk 50ye giremiyorsa, o adamların yönettiği maçların sonuçları ve tepkileri için kimse beni suçlayamaz).

5- Federasyon görevlileri öncesinde ve sonrasında benim takımımın veya rakiplerin herhangi bir görevinde bulunmamış, bulunmayacak görevliler olmamalıdır. Kusura bakmayın ama bu dönem federasyon asbaşkanlığı, gelecek dönem (örneğin) Bursa, GS asbaşkanlığı yapacak bir adamın adaletine güvenmeme hakkını kendimde fazlası ile buluyorum.

6- Stada girdiğimde ortalama 50-100 TL gibi ciddi bir bedel ödeyerek satın aldığım koltuk bana ait ve boş-temiz olarak bekliyor olmalıdır. Bu koltukta oturma, kalkma, ayakta durma benim kendi tercihim olacaktır. Bilmemne emniyet amirinin kankası, x yöneticinin hemşerileri stada alınacak diye benim konforumu bozmaya kimsenin hakkı yoktur. 

7-Hijyen-beslenme-sağlık gibi temel ihtiyaçlarımı karşılamak üzere stadta gerekli tesisler bulunmalı, bunlar düzenli şekilde kontrollerden geçirilmelidir.

8-Ali Turan-Mehmet Topuz olaylarında olduğu gibi futbolcuya çok maaş verilip, az gösterilip vergi kaçırılması olaylarının üzerine gidilmelidir. Gelişmeler ve cezalar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Kimsenin benim vergimin çalınıp çırpıldığı bir ortamda beni hizaya getirme gibi önceliği olmamalıdır.

9-Futbol sahaları uluslararası standartta olmalıdır. Madem ki beni İngiliz Ligi'nden daha katı ve ağır şartlar ile yargılayacaksınız, o zaman İngiliz Ligi'nden daha iyi zeminlerin üzerinde top oynandığı bir futbol ortamı sunun bana.

10-Tüm modern futbol ülkelerinde olduğu gibi maç günü stada gideceğim belirli yollar, belirli saatlerde trafiğe kapatılmalıdır.

11- Stad girişinde kontroller ile belirli alkol seviyesini aşmış seyirciler maça alınmamalı ve böylece sağımızda solumuzda potansiyel bomba konumundaki taraftarların önlemi alınmalıdır.

Benim bir futbol seyircisi en temel beklentilerim ve taleplerim bunlardır. 
Bu talepler karşılandığı takdirde benim de şiddete başvurmak için herhangi bir sebebim yoktur.

5 Aralık 2010 Pazar

Hop'la Bakim...

Beşiktaş'ımızın 3 önemli maçtan galibiyet ile ayrılması gerçekten sancılı süreçler geçirirken her anlamda takım ve taraftar için moral oldu. Bunun önemini ne kadar dile getirmeli bilemiyorum. Malum sakatlıkların vermiş olduğu dezavantaj durumları ve akabinde kadro oluşturmada ki sıkıntılar, gerçekte Beşiktaş'ın alternatifli olmasının verdiği bir rahatlığı gösterse de durumun ciddiyetini kavrayabilen takımımız zorlukların üstesinden gelmeyi bildi. Burada Schuster'in gözden kaçırılmaz bir düşüncesi de meydana çıkmış oldu. Avrupa Liginde hali hazırda İbrahim Toraman'ın olmayışıyla Zapo'yu kadroda bulundurması ( her ne kadar gereken bu olsada ) Ali Kuçik ile ileri uçta maça başlamayıp Bursa maçı öncesinde zemin hazırlaması gayet teknik düşünceye dayalı bir olay. 


Ali Kuçik Beşiktaş'ın Necip'ten sonra kazandığı genç yeteneklerden bir tanesi. Daha nicelerini bizim gibi taraftarlar gözleri ile görsede, fırsat verilmemesinden ötürü kiminin kiralanıp, kiminin disiplinsiz davranışları ile satılmasına şahit olduk. Beşiktaş, alt yapıdan gelen futbolculara şans tanıdıkça Beşiktaş oluyor. Bu noktada Ali Kuçik'in elinden geleni yaptığınıda gördük. Sizlerde nasıl bir izlenim oluştu bilemiyorum fakat ben Ali'de attığı deparlar ile Amokachi havası seziyorum... Forvet için ideale yakın oynuyor.

Holosko'nun kulağının gereksiz şekilde çekilmesi yaramış olacak ki bir nebze faydalı eleman rolüne büründü. Dileriz ki eski Holosko'nun kat kat fazlasını sergiler oyunda...


Kiralık bir adamın ne kadar faydalı olacağını sorsanız tereddüt eder cevap veren. Belki yabancı oyuncu olsa bu kadar özverili olmaz. Tabii Gunti bir yana bu mevzuda... Ersan Adem Gülüm benim diyerek dillere doladı kendini. Gerek top ile atağa çıkması, gerek 40 yıllık Beşiktaş'lı abisi İbrahim Üzülmez gibi hırsı ile göz dolduruyor. Bonservis opsiyonunun bizde olmasından kaynaklanan rahatlığa kapılmadan Ocak ayında direkt işi bitirilmeli Ersan'ın... 


İbrahim Üzülmez hangi maçta taraftara kendi adını söyletmeyecek diye düşünürken sanırım jubilesinden sonra bile ismini haykıracak bu tribünler... Pascal'a olan bağımlılıktan daha beter Delinho sevgisi... Maç için kritik yapmaya gerek yok. İbrahim Üzülmez'in sahaya kendini bilmez bir insanı "gel lan buraya .bn." dercesine kovalyıp elindeki bez parçasını indirmesi ve çelmesi ile bocalatması maçın en güzel karelerinden biriydi... 

Bursaspor'un neden bu kadar büyük takımım lan ben çabasına girmiş olması insana hadi oradan dedirtiyor. Herkes haddini bilmeli. Anadolu'nun yükselen değeri olarak gör kendini fakat Büyüklük senin lugatında olmayacak bir kelime... Gerek taraftarının boş işleri, gerekse teknik ekibinin boş konuşmaları ile, hali hazırda geçen seneye dayanarak kazandığın bedava puanlara bu sene eklenmeyince yenileri, kuyruğuna basılmış kedi gibi mızırdanmaya başlaması zaten, Bursa'nın Bursa'dan ibaret olduğunun delili...

Maç öncesi olayları çıkartıp, kaçmakla taraftarlık olmadığı gibi, Beşiktaş ile boy ölçüşmekte senin haddin değil. Bu noktada sorumlusu kimdir bilemiyorum. Yalnız iyi niyetini kullanarak sözde husumeti noktalandırmak isteyen Yıldırım Demirören'in ciddiyetini algılayamayan Bursa heyetinin, taraftarlarını dizginlemek adına bir adım atmamaları, husumetin asıl kimden kaynaklandığını göstermekte...

Velhasıl 3 maçta 3 galibiyet ile ayrılan Beşiktaş'ımızda şimdilik sevinç hakimken bunun daimi olması için elden ne geliri düşünmekte fayda var...

Beşiktaş Büyük Taş !

24 Kasım 2010 Çarşamba

Nasıl Bir Beşiktaş?



Benim anlamadığım şu,

Alınan sonuçlardan kesinlikle memnun değilim. Fakat Beşiktaş'ın basit hatalardan maçları kaybettiğini, en azından iyi futbol oynadığını görecek kadar da gözlerim açık. Futbolu sizler gibi taraftar yönünden iyi biliyorum. Arkadaşın dediği gibi Schuster'in şu an için gönderilmesi fiyaskodan öte gitmez.

Oyuna müdahalelerine kadar elindeki oyunculardan faydalanma biçimini gözden geçirip, kendine pay çıkarmadığı müddetçe Schuster'e yönelen eleştiriler normal geliyor. Ama bu aşamada gönderilsine varan eleştirileri yapan özellikle Beşiktaş'lı arkadaşların iş Avrupa'ya kendimizi tanıtmaktaki fikirlerini sorduğumuzda tabii ki tanıtmalıyız diyorlar. Vizyon önemli. Bu vizyonu sağlayacak kapasite Schuster'de eminsiniz ki var. Gerek yapılan transferlerin gerekse Schuster'in Beşiktaş markasına değer kattığı ortada. Tribün ile adımızı duyururken bir yandan, bir yandan da vizyonlu bir Beşiktaş'a sahip olabilmeyi hazmedecek kapasiteye gelirsek o zaman işler yoluna girecek demektir. Bence en önemli faktör Beşiktaş taraftarının ne istediğidir. Ne istediğimizden ne kadar eminiz?

Geçmişte; Tribünde gırtlak patlatmayla Avrupa'ya hatta Dünya'ya duyurulan Beşiktaş adı, daha sezon başında Robinho gibi bir isimle anıldı. O zamanlar biz değil miydik Tribünde olmasa esamemiz okunmayacak gibisinden sözleri burada sarfeden? Kimse kendini kandırmasın. Öyle yada böyle bu adamlar bu devrin vitrinleri. Onun için geçmişe yönelik oturup düşündüğünüzde dediklerimi anlayacak arkadaşlar çıkacaktır.

Lucescu konusunda o günleri özlemle bende arıyorum. Fakat Metin Ali Feyyaz'ı öyle böyle hatırlasamda o günlerin efsanelerinide arıyorum. Diyeceksiniz ki çok geriye gittin bari Gordon Milne gelsin. Evet gelsin. Biz değil miydik Demirören yönetimine karşı içimizden mırıldanarak, kimi zamanda sinirlenip isyan ederek "Seba'ya bağırdığım dilim kopsun" diyen?...

Bir gerçek var Beşiktaş. Bir gerçek var futbol artık sistem oyunu. Yeni elbiselere eski yamalar hoş durmadığı gibi, artık Lucescu devri hayalden ibarettir, öyle de olmalıdır.

Buradan yola çıkarak artık sürekli sakız ettiğimiz "Basın"ın tavırlarına karşı ciddi bir tavır içinde olmaktır önemli olan. 

Bu yüzden "Nasıl Bir Beşiktaş?" diye sormak gerek bünyelere...

Vizyonsuz, Türkiye'den ibaret Beşiktaş mı? Vizyonlu Dünya'dan ibaret Beşiktaş mı?...

Bu iş Kartal Yuvası'ndan alınan bir formaya benziyor farkında mısınız? Forma alıp para kazandırmakla, sabır edip vizyonlu bir takımın taraftarı olmak arasında pek bir fark yok. Bir yanda elden çıkan para iken, diğer yandan sabrın sonunun selamet olduğunu bilmek gerek. Bunun için hanginiz sormadınız kendinize, şöyle bir teknik direktör gelse 5 sene imzalansa, sabretsem, Beşiktaş'ım adını duyursa diye kaç kere hayal ettiniz?... Ben kendi adıma ettim. Emin olun sabrın sonu selamet. Bu adam Schuster demiyorum. Fakat Schuster'in türevlerini daha önce gördük bu kulüpte ve ülkede... Del Bosque vakkalarını yaşamak yada yaşamamakta karar vermeliyiz. Varsın Beşiktaş Konya ile berabere kalsın. Varsın Holosko gol atamasın bu sezon. 

Zaten insan emeklemeden yürümüyor değil mi?...

Eyvallah.

Not: Özellikle Madrid'den bir foto olsun istedim ki gözler açılsın. Beşiktaş nasıl bir değere sahip anlaşılsın. Kimse Beşiktaş'tan büyük değil elbette ama Beşiktaş'ta Türkiye'den ibaret değil !

22 Kasım 2010 Pazartesi

Ali Sami YEN'elim Be Abi

Takım iyi gitmiyor, kabul. Birşeyler eksik, eyvallah. Bunları herkes görüyor ve kimse aksini iddia etmiyor.

Fakat bu görünenlerden daha vahim olan şudur ki; bugünlerde "Gücüne güç katmaya, formanda ter olmaya geldik" bestesine yalnızca ve lütfen eşlik ediliyor. Hissiyatta sıkıntı var, bu terimi lugatımıza kazıyan Sergen'e de eyvallahımız var.

Beşiktaş taraftarı için fazlasıyla umutsuz ve bezmiş görüyorum halimizi. Hadi yazıp çizmeye, hadi umut etmeye hevesimiz kalmadı, kara mizahın mizah kısmından nasibini alamamış yavanlıkta perspektiflerden bakacak takati ve cüreti nereden bulabiliyoruz kendimizde? Galatasaray maçı maç başlığında bile belki ağır olacak ama dağarcığımdaki en uygun kelime bu olduğundan "mesnetsiz" ithamlar görüyorum. Küme düşmeme derbisi diyebilme arsızlığına kadar gidebilmeler seziyorum, ayıptır. Sadece prestij diyenlere diyorum ki, o sahaya Beşiktaş çıkacak Beşiktaş. O formadan daha büyük bir prestij var mı? Yazıktır.

Forza Beşiktaş diyoruz, Çarşı grubu resmi sitesi. Çarşı en basit tarifle Beşiktaş taraftarının merkezi. Fakat Kazım Kanat abimizin cesur yürek sıfatını layık gördüğü bizlerde bile bir sinmişlik, bir yılmışlık. Sezonu şu an bitirelim deseler "baba büyüksün" diyecek bir inançsızlık. Adama derler ki, hayırdır ne oluyoruz? İlk defa mı kötü gidiyor birşeyler ve hadi biz ilk defa şahit olduk diyelim, daha ilk darbede dağılacak kadar bisküviden mi atıldı bizim harcımız? Ya da her sene şampiyon oluyorduk da bu sene mi zorumuza gitti salt çoğunluğa göre havlu atmış olmak?

Oysa bakın, çok değil bir hafta on gün önce ne demişiz?

Abdullah Doruk Koc yazdı:
Son olarak temas etmek istediğim nokta bu yazının değil, bu sezonun değil, Beşiktaşlılığın en can alıcı noktalarıdır kanımca. 

Ben, ilk yarısını 3-0 galip kapattığımız maçta oğlunu uyutup maç 3-3 bittiğinde soluğu tesislerde alarak Şifo'ya "Ben sabah oğluma ne derim kaptan?" diyen adam tanırım, Beşiktaşlıydı.
Ben Kezman'ın golüyle 1-0 kaybettiğimiz Fenerbahçe maçından sonra günlerce hayattan soyutlanan, sakal tıraşı olması gerektiğini babasının "aczimendi" benzetmesiyle hatırlayan adam tanırım, Beşiktaşlıydı.
Ben Liverpool maçında o malum skordan sonra Çarşı kaşkolunu açan abiyle oturup iki çift laf etmedim, ama nerede görsem tanırım. Beşiktaşlıydı.
Ben Beşiktaş'ın küme düşme adayı olarak gittiği Zonguldak deplasmanını "O günleri gördük ama yine de vazgeçmedik." diye gururla anlatan Beşiktaşlı babamı da iyi tanırım ve derim ki; keşke biz de o günlere yetişebilsek, o acılarla yoğrulabilseydik. Bugün en ufak bir esintide savrulmayacak dirayeti gösterebilmek adına...


Biz doğum tarihimize ithafen Metin-Ali-Feyyaz çocukları denilebilecek şanslı keratalardık. Beşiktaş'tan dolayı acı çekmişliğimiz olmadı. "1-2-3 gol yetmez 4-5-6 olsun." beklentimiz o dönemki Beşiktaş'ı en iyi anlatan mısra olsa gerek. Benim hatırladığım ilk gözyaşım ise 93 yazına rastlar, müsebbibi Galatasaray'dır. O akşamın hala hafızamda kalan cümlesidir, "Hani şampiyon olacaktık baba?"

Hiç tanımadığım, yetişemediğim, bir mahalle kahvesinde oturup karşılıklı iki bardak çay içemediğim Mühendis Oktay gelir aklıma, rakip Galatasaray ise. Yiğidimizi ihtirasımıza bulaştırmak değildir maksat, ister istemez süregelen bir hınçtır içimdeki. Yine kendim tanık olmadığım fakat anlatılan, duyduğum, öğrendiğim Malatya'ya giden Murat 124'ler vardır, Gökhan'ın son dakika golüyle gelen 86 şampiyonluğunun son maçı olan Trabzon deplasmanında Galatasaray'ın Trabzonlu bir yöneticisinin soyunma odasına kadar girip "Hadi uşaklar" diye nara atışı o günleri hiç görmememe rağmen kulaklarımdadır.

O ilk bilinçli gözyaşından beri, Galatasaray maçları kah o yaraya pansuman, kah tuz olmuştur. Pascal'ın ölümüne kafasıyla Taffarel'i kıyak emekli ettiği maç, Sergen'in atıp şampiyonluğun gelişi, Ricardinho'nun tavana astığı penaltı, Sivok'un Arda'ya olan gol sevinci naziresi gönlümüzün hoş olduğu anlardır. Halilagic'in geri pası hayata küskünlüktür, "Zalat gelsin sizi kurtarsın" derken gelen Hasan Kabze volesi kaderin ağ örüşüdür Şifo'nun kupa finalindeki röveşatası şahlanıştır. Çifte kupalı şampiyonluk senesinde maç öncesi bir kartalı çağırdığımızda alayının gelişi o maçta tribünde olma şansını yakalayan benim için şampiyonluktan ötedir, efsanedir. Bu örnekler bitmek tükenmek bilmez, bundan sonra olacak bu gibi hadiseler de bu zamana kadar yaşananlarla benzer etkiler yaratacak, benzer izler bırakacaktır.

Dolayısıyla ben yaklaşan bir Galatasaray derbisine bu soğuklukta ve vurdumduymazlıkta bakamam. Bugüne kadar yorum ve övgüleri ile beni layık olduğumdan belki çok daha fazla yücelten sizlerden ricam, burada yorumlarınızı gören herkese heh şöyle dedirtmenizdir.

Ali Sami Yen tersmiş, Galatasaray bize karşı ballıymış.
İşler tersoymuş, Bobo ve Quaresma da yokmuş.
Yakışmıyor bu ölü toprağı bize. Bakın çok şükür, Üzülmez'in sağ ayağı hala yerinde.
Hele bir de ömürde görülecek son Sami Yen deplasmanı ise bu;
Bi el atın, omuz verin de şu maçı alalım be abi.
Beyoğlu'nun içinde doğan o çılgınca aşka güzel bir sezon finali çekelim. İnanalım herşeyden önce. 
Çünkü mbaşka çare yok.
Bu hayata gelmeyi biz seçmedik.
Bizi dünyaya getirenleri de.
Doğduğumuz toprakları, gireceğimiz kara toprağı da.
Hatta yaradan tektir ama bizi yaradanı bile biz seçmedik.
Tüm bunların yanında Beşiktaş bizim Beşiktaşımız. Biz seçtik, biz sevdik. Şimdi cefasını bizden başkasına yedirmeyiz. Yanında olma şerefini de hakeza...

O zaman hep bir ağızdan;

Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler
Samiyen'de Cimbombom'u devireceğiz
Şampiyonluk şarkısının ...